<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Evrim Çalışkanları &#187; Bilim ve Felsefe</title>
	<atom:link href="http://evrimcaliskanlari.org/blog/category/bilim-ve-felsefe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://evrimcaliskanlari.org/blog</link>
	<description>resmi web günlüğü.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 29 Nov 2011 20:59:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Cogito&#8217;nun Kış 2009 sayısı: &#8220;Darwin Devrimi: Evrim&#8221;</title>
		<link>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/12/cogitonun-kis-2009-sayisi-darwin-devrimi-evrim/</link>
		<comments>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/12/cogitonun-kis-2009-sayisi-darwin-devrimi-evrim/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Dec 2009 17:50:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>duygu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Özgün Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://evrimcaliskanlari.org/blog/?p=605</guid>
		<description><![CDATA[Yapı Kredi Yayınları&#8217;nın düşünce dergisi Cogito, Darwin&#8217;in 200. yaşgününü kış sayısını Darwin&#8217;e ve Evrim Kuramına ayırarak kutluyor! İki cilt olarak çıkan bu dosyada Evrim Çalışkanları&#8217;nın ve Evrim Çalışma Grubu üyelerinin yazdığı yazılar da var. Dergi&#8217;nin editörü Şeyda Öztürk&#8217;ün sözleriyle: Bu dosya Darwin’in yaşamı, çalışmaları ve insan ve yaşam üzerine düşünüme bıraktığı mirası üzerine yazılardan oluşuyor. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ykykultur.com.tr/picture/dergi/158.jpg" alt="" width="150" height="213" /></p>
<p>Yapı Kredi Yayınları&#8217;nın düşünce dergisi Cogito, Darwin&#8217;in 200. yaşgününü kış sayısını Darwin&#8217;e ve Evrim Kuramına ayırarak kutluyor! İki cilt olarak çıkan bu dosyada Evrim Çalışkanları&#8217;nın ve Evrim Çalışma Grubu üyelerinin yazdığı yazılar da var. Dergi&#8217;nin editörü Şeyda Öztürk&#8217;ün sözleriyle:</p>
<blockquote><p>Bu dosya Darwin’in yaşamı, çalışmaları ve insan ve yaşam üzerine düşünüme bıraktığı mirası üzerine yazılardan oluşuyor. Özel Darwin Dosyasının birinci bölümü Darwin’in yaşamı ve yazışmalarından oluşuyor. Bu bölümü, Darwin’in binlerce mektubundan derlediğimiz bir seçkiyle açıyoruz. Darwin’in HMS Beagle gemisiyle seyahate çıktığı 1831’den, <em>Türlerin Kökeni</em>’nin yayımlandığı 1859’a kadarki dönemde kaleme aldığı bu mektuplar, hevesli ve çalışkan bu doğabilimcinin devrim niteliğindeki çalışmalarına başlarken, beş yıl süren ve sayısız canlı örneği topladığı seyahatten döndükten sonra kuramını oluştururken ve A. R. Wallace’ın da benzer çalışmalarından haberdar olunca kitabını apar topar kaleme alırkenki heyecanına, çalışkanlığına ve mütevazı ve nazik yapısına ilk elden tanıklık sağlayan belgeler. Darwin’in HMS Beagle gemisiyle yolculuğunu ve yolculuktan önce ve sonra (aslında yetişkin yaşamının büyük bölümünde) karşılaştığı kronik sağlık sorunlarını ele alan yazılarla bitiyor bu bölüm.<br />
Ondokuzuncu yüzyılda yaşamın çeşitliliği ve tarihi üzerine çalışmaları ve canlılığın kökeni üzerine düşünceleriyle bilim, felsefe ve din alanlarında çok büyük değişikliklere yol açan Darwin’in temel kuramında aslında ne söylediği konusunda genel bir cehalet hâkim ve evrim kuramı üzerine tartışmalar genelde birtakım yanlış anlamalar etrafında dönüyor. Evrim kuramının ve Darwin adının bu kadar düşmanlıkla karşılanmasının esas nedeninin bu kısırdöngü olduğundan hareketle, dosyanın ikinci bölümü evrim kuramının temellerine, aslında ne olduğuna, kuramın belli başlı kavramlarının –doğal seçilim, uyarlanım, vs.– ne tür süreçlere işaret ettiğine ışık tutan yazılardan oluşuyor.</p>
<p>Sunulduğundan bu yana çeşitli kültürel ve siyasal akımlar ve disiplinler tarafından benimsenerek “uyarlanan” evrim kuramının imalarının yol açtığı ideolojik kavgalar ve kuramın düşünsel temelleri ve içerimleri ve diğer disiplinlerde uygulanışı üzerine yazılar dosyanın son bölümünü oluşturuyor. Bu bölümde, sosyal Darwincilik, evrimsel psikoloji, evrim ve etik, evrim kuramının felsefi temelleri, doğalcılık ve evrim kuramı, Zeki Tasarım,  cinsel seçilim ve feminizm ilişkisi üzerine çok sayıda yazı yer alıyor. Darwin Özel Sayısının, Darwin ve evrim kuramı üzerinden insanın varlığını ve kökenini sorgulayan tartışmalara taze bir soluk getirmesini umuyoruz.</p></blockquote>
<p class="addtoany_share_save_container">
    <a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?sitename=Evrim%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Fkanlar%C4%B1&amp;siteurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F&amp;linkname=Cogito%26%238217%3Bnun%20K%C4%B1%C5%9F%202009%20say%C4%B1s%C4%B1%3A%20%26%238220%3BDarwin%20Devrimi%3A%20Evrim%26%238221%3B&amp;linkurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F2009%2F12%2Fcogitonun-kis-2009-sayisi-darwin-devrimi-evrim%2F"><img src="http://evrimcaliskanlari.org/blog/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Save/Bookmark"/></a>

	</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/12/cogitonun-kis-2009-sayisi-darwin-devrimi-evrim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Biyolojik Evrimin İki Temeli</title>
		<link>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/11/biyolojik-evrimin-iki-temeli/</link>
		<comments>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/11/biyolojik-evrimin-iki-temeli/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2009 23:55:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>duygu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Özgün Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://evrimcaliskanlari.org/blog/?p=507</guid>
		<description><![CDATA[Evrim Çalışkanları özgün yazılarından biri ile yeniden karşınızda. Aşağıdaki yazının sahibi Ediz Dikmelik, Bornova Anadolu Lisesi&#8217;nden mezun olduktan sonra ODTÜ Felsefe bölümünü bitirdi. Yüksek lisans çalışmalarına Boğaziçi Üniversitesi Bilişsel Bilim programında devam etti. Zihin felsefesi, bilim felsefesi ve psikoloji felsefesi çalıştı. &#8220;Hayvan davranışı çalışmalarında antropomorfizm&#8221; konulu tezini savunarak 2009 yılında mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>Evrim Çalışkanları özgün yazılarından biri ile yeniden karşınızda. Aşağıdaki yazının sahibi Ediz Dikmelik, Bornova Anadolu Lisesi&#8217;nden mezun olduktan sonra ODTÜ Felsefe bölümünü bitirdi. Yüksek lisans çalışmalarına Boğaziçi Üniversitesi Bilişsel Bilim programında devam etti. Zihin felsefesi, bilim felsefesi ve psikoloji felsefesi çalıştı. &#8220;Hayvan davranışı çalışmalarında antropomorfizm&#8221; konulu tezini savunarak 2009 yılında mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe bölümünde doktorasına devam etmekte, bilim tarihi ve felsefesi üzerine çalışmaktadır.</p></blockquote>
<p>&#8220;Evrim&#8221;, &#8220;evrim kuramı&#8221; ve &#8220;evrim olgusu&#8221; gibi kavramları daha iyi anlamaya çalışmanın, bizler gibi evrim meraklıları için önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye&#8217;de, özellikle medyada evrim hakkında yapılan tartışmaları takip ettikçe, temel kavramları tekrar tekrar açıklamanın zorunluluğuna olan inancım pekişiyor. Bu yazıdaki amacım da, evrim kuramının içerdiği temel fikirlere, <em>Türlerin Kökeni</em>&#8216;ni referans alarak daha yakından bakmak.</p>
<p>Charles Darwin&#8217;in evrim kuramının -ve bu kuramın günümüzdeki halinin- iki farklı fikir içerdiği biliniyor. Her iki fikir de kendi buluşu olmamasına rağmen, Darwin bu fikirleri birleştirip uygulayarak düşünce tarihine eşsiz bir katkı sağladı.</p>
<p>Bu bağlamda Darwin, <em>Türlerin Kökeni</em>&#8216;nde bizi iki konuda ikna etmeye çalışıyor:</p>
<p>1) Değişerek türeme</p>
<p>2) Değişerek türemeyi mümkün kılan mekanizma</p>
<p>Evrim kuramının analizine bu ayrımla başlayalım.</p>
<p><strong>1) Değişerek Türeme</strong></p>
<p>Değişerek türeme (descent with modification) aslında biyolojik evrimi gayet etkili bir biçimde tanımlıyor. [1] Böyle olması da beklenir, çünkü Darwin kendi fikirlerini ilk olarak bu şekilde tanımladı. Darwin&#8217;den önce &#8220;evrim&#8221; kelimesi embriyonun gelişimi, Herbert Spencer&#8217;in evrimci felsefesi ve başka anlamlarda kullanılıyordu. Darwin de -belki düşüncelerinin bu anlamlarla ilişkilendirilmemesi için- <em>Türlerin Kökeni</em>&#8216;nin ilk baskısında &#8220;evrim&#8221;, &#8220;evrim kuramı&#8221; ya da &#8220;evrim prensibi&#8221; yerine &#8220;değişerek türeme&#8221; tabirini kullandı. Kitabın ancak altıncı ve son baskısında &#8220;evrim&#8221; kelimesiyle sıkça karşılaşıyoruz.</p>
<div class="wp-caption aligncenter" style="width: 410px"><img src="http://lh6.ggpht.com/_aROi2wnth1A/SwHlVxfJPbI/AAAAAAAADuw/FCMOUktdy8M/s400/Darwintreeoflife.jpg" alt="" width="400" height="235" /><p class="wp-caption-text">Yaşam Ağacı</p></div>
<p style="text-align: left;">Peki değişerek türeme ne anlama geliyor? Bunu anlamakta faydalanabileceğimiz bir temsil var: Yaşam Ağacı. Darwin Türlerin Kökeni&#8217;nde yer alan tek çizenek olan Yaşam Ağacı hakkında sayfalarca yorumda bulunuyor. Yaşam Ağacı&#8217;nın anlattığı şey şu: canlılar zaman içinde değişerek başka türlere dönüşürler ve bugün gördüğümüz bütün canlılar az sayıda ortak atadan gelmiştir. Yaşam Ağacı&#8217;yla temsil edilen bu fikir, bugün rasgele seçeceğimiz iki canlının ortak bir atası olacağını söylüyor. [2]</p>
<p>Değişerek türeme, biyologların bazen &#8220;evrim olgusu&#8221; diye ifade ettiği gerçeğe karşılık geliyor. Yaşam Ağacı yüzelli yıl önce canlıların tarihi ile ilgili bir <em>hipotez</em>ken yüz yıldan daha uzun bir süredir &#8220;bilimsel bir gerçek&#8221; olarak kabul ediliyor.</p>
<p>Darwin, aslında kısa bir süre içinde zamanının biyologlarını ikna etmede büyük ölçüde başarılı oldu. 20. yy.&#8217;ın başlarında, biyologların değişerek türeme sürecinde doğal seçilimin etkisinden şüphe duydukları dönemde bile organizmaların değiştiğinden ve birbirleriyle akraba olduklarından şüphe duyulmadı. Bugün ise yaşamın tarihine, dağılımına ve çeşitliliğine yönelik bu fikrin, rakiplerine göre çok daha güçlü ve verimli olduğuna eminiz. Dahası evrim yapılan yeni gözlemler sonucu yanlışlanmıyor ve evrimi destekleyen kanıtlar bulunmaya devam ediliyor.</p>
<p>Bir insan bu tezi, yani değişerek türemeyi neden kabul etmesin? Bunun ardında farklı sebepler olabilir. Örneğin; canlıların asla değişmediğini ya da değişimin sınırları olduğunu savunan bir insan değişerek türemeyi ve Yaşam Ağacı&#8217;nı reddedecektir. Canlıların değişebileceğini kabul etse bile ortak atayı reddedebilir. Bütün bu sebepler mantıksal olarak geçerli olsa da, bunların bilimsel verilerle örtüşmedikleri uzun yıllardır bilinen bir gerçek.</p>
<p>Peki değişerek türemeyi neden kabul edelim? Bunun için bugün hala <em>Türlerin Kökeni</em> okunabilir. Değişerek türeme için çok güçlü kanıtlar sunmasının yanında, bilim tarihinde eşine az rastlanır bir örnek barındırıyor. Bu örneği incelemeden önce William Whewell’dan bahsetmemiz gerek.</p>
<div class="wp-caption alignleft" style="width: 317px"><img title="William Whewell" src="http://lh5.ggpht.com/_aROi2wnth1A/SwHlVu4tGII/AAAAAAAADus/vR6kzddfbnQ/s400/Whewell_William_signature.jpg" alt="" width="307" height="400" /><p class="wp-caption-text">William Whewell</p></div>
<p>Darwin&#8217;in etkilendiği bilim felsefecileri arasında John Herschel ve William Whewell&#8217;in adı sıkça geçiyor. John Herschel <em>Türlerin Kökeni</em>&#8216;nin ilk paragrafında bahsedilen &#8220;büyük filozof&#8221;. Whewell ise -atıfta bulunmasa da- Darwin&#8217;in bilimsel yöntem konusunda en çok etkilendiği isim. Whewell, o zamanın en başarılı bilimsel paradigması olan Newton mekaniğini temel alarak, bilimin &#8220;tümevarımların mutabakatı&#8221; adını verdiği yöntemle çalışması gerektiğini öne sürmüştü. Whewell&#8217;a göre bilimsel bir ilke, farklı disiplinlerdeki, görünürde ayrı olan gözlemleri tek bir çerçevede birleştirmeliydi. Eğer farklı alanlardaki gözlemler tek bir ilke ile açıklanabiliyorsa ve eğer bu alanlardaki eski ve yeni gözlemler ilkeye ampirik destek sağlıyorsa, elimizde gerçek bir bilimsel ilke var demektir.</p>
<p>Darwin de, <em>Türlerin Kökeni</em>&#8216;nde böyle bir mutabakatı gerçekleştirmeye çalışıyor. Kitaptaki 5., 10., 11., 12. ve 13.&#8217;ü bölümler, birbirinden ayrılmış alanlardaki gözlemlerimizi, değişerek türemenin tek başına nasıl açıklayabileceğini gösteriyor. Bu bölümlerde Darwin, Yaşam Ağacı&#8217;nın -yaratılış ya da alternatif kuramların aksine- canlıların coğrafi dağılımı, embriyoloji, morfoloji ve paleontoloji gibi alanlardaki gizemleri aydınlatabileceğini göstermeyi amaçlıyor. Bu ilkenin birleştirici ve toparlayıcı bir rol oynaması, bugün dahi değişerek türemeyi kabul etmek için en önemli sebebimizi oluşturuyor.</p>
<p><em>Türlerin Kökeni</em>&#8216;nde mutabakat için sunulan kanıtlar, doğal seçilimden bağımsız olarak değerlendirilebilir. Darwin&#8217;in zihninde de evrim ile onu açıklayan mekanizmanın farklı olduğu, Asa Gray&#8217;e yazdığı bir mektuptan anlaşılıyor: &#8220;Tabii ki kişisel olarak Doğal Seçilim&#8217;e çok değer veriyorum, ama o, &#8216;<em>Yaratılış </em>mı <em>Değişim </em>mi?&#8217; sorusunun yanında oldukça önemsiz görünüyor.&#8221;</p>
<p>Evrim olgusu/Yaşam Ağacı/değişerek türeme kavramlarının, bunları açıklayan sebepten mantıksal olarak ayrı olduğunu aklımızda tutarak, evrimi mümkün kılan mekanizmaya bakalım. Eğer değişerek türeme bilimsel bir olgu ise, bu olgunun <em>açıklaması </em>nedir?</p>
<p><strong>2) Doğal Seçilim</strong></p>
<p>Darwin&#8217;in evrim kuramı ve modern evrim kuramı, evrimi mümkün kılan mekanizmalara çoğulcu bir yaklaşım gösteriyor. Bu yaklaşıma göre evrimin tek bir sebebi yok ve birden fazla mekanizma evrimin açıklamasında rol oynuyor. Yine de her iki evrim kuramı da mekanizmalar içinden bir tanesine, yani doğal seçilime, daha fazla önem atfediyor. Darwin&#8217;in kuramına bazen &#8220;doğal seçilimle evrim&#8221; denmesinin sebebi de bu.</p>
<p>Bugün evrimin motorunun doğal seçilim olduğunu biliyor olmamız bizi yanıltmasın, çünkü evrimin sebebinin doğal seçilim olması için mantıksal bir zorunluluk yok. 19. yy&#8217;ın sonlarından 20. yy&#8217;ın başlarına kadar biyoloji çevrelerinde, doğal seçilimin evrimi açıklamadaki yetkinliğinden şüphe duyuluyordu ve başka açıklamalar değerlendiriliyordu. Canlıların değişerek türediği fikri kabul edilmesine rağmen, Darwin&#8217;in bunu açıklamak için öne sürdüğü mekanizma herkes tarafından kabul edilmemişti. Ancak 1930-1950 yılları arasında, popülasyon genetiği alanında yapılan matematiksel çalışmalar ile doğal seçilimin evrimin en önemli sebebi olduğu gösterildi. Çeşitliliğin ve kalıtımın arkasında yatan sebepleri bilmiyor olmasına rağmen, Darwin haklıydı.</p>
<p><em>Türlerin Kökeni</em>&#8216;nin 1., 2., 3. ve 4. bölümlerinde, doğal seçilimin değişerek türemeyi açıklayabilecek güce sahip olduğu savunuluyor. Darwin, evcilleştirme ile bir analoji kurarak, kalıtım, çeşitlilik ve seçilimin birleşerek canlıları nasıl değiştirebileceğini anlatıyor. Darwin&#8217;in ifade ettiği şekliyle doğal seçilim, <em>yaşam mücadelesi </em>ve <em>kalıtılabilir çeşitlilik</em>ten bahsedebileceğimiz durumlarda, yaşam mücadelesinde üstünlük sağlayabilecek özelliklerin nesilden nesile aktarılmasıyla canlıların değişmesine sebep oluyor.</p>
<p>Bu mekanizma sadece değişerek türemeyi açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda canlıların uyarlanımını (adaptation), yani neden böyle olduklarını da açıklıyor. Canlıların en belirgin özelliklerinden biri <em>tasarlanmış-gibi</em> gözükmeleri. Her canlının hayatını sürdürebilmesini sağlayan uyarlanımlara sahip olması biyolojinin en temel gözlemlerinden biri. Darwin’den önce bu uyarlanımların bilinçli bir tasarımcının varlığına delil olduğu kabul ediliyordu. Bugün de hala bu görüşün savunulduğuna rastlıyoruz. Ancak Darwin, uyarlanımları ve bunlara bağlı amaçlılığı ya da ereği (teleoloji) tanrılara ve tasarımcılara gönderme yapmadan açıklayan bir kuram öne sürdü. Böylece Darwin, biyoloji biliminin içerdiği teleolojinin doğal bir açıklamasını vererek, bilime en özgün katkılarından birini yaptı. [3]</p>
<p>Son olarak doğal seçilimin uyarlanımlar hakkındaki düşünce biçimimizi, başka bir alanda nasıl değiştirdiğine bakalım. Bazı tasarım argümanları, canlıların &#8220;mükemmel&#8221; olarak tasarlandığını vurguluyor. Ancak canlıların neden böyle olduklarını açıklama işinde, doğal seçilim, mükemmellikten bahseden tasarım argümanlarından çok daha başarılı sonuçlar veriyor. Her ne kadar uyarlanımlar mükemmel olarak, bir plana göre tasarlanmış gibi gözükse de, gerçekte organizmaların tasarımlarında kusurlar, yetersizlikler ve tavizler var. Gözlemlerimizde mükemmellik yerine kusurlarla karşılaşmamız, tasarım hipotezlerinin aksine, tam da doğal seçilimin öngördüğü bir durum. Doğal seçilime göre organizmaların biçimlerinin kökeni mükemmel bir tasarım değil, ataların sahip olduğu özelliklerdir. Bu nokta, evrimin mükemmel planların gerçekleştiği bir mühendislik sürecinden ziyade, elde olanlarla oynanan bir <em>kurcalama </em>sürecine benzediği anlamına geldiği için önem taşıyor.</p>
<p>Doğal seçilim ve değişerek türeme hakkında yazılacak daha çok şey olmasına rağmen, şimdilik burada duralım. Evrim hakkında düşünürken, evrimi anlarken ya da evrimi izah ederken bu ayrımı hatırda tutmak faydalı olabilir çünkü kuramın bu iki bileşeni farklı fikirler, kanıtlar ve argümanlar içeriyor.</p>
<p>Ediz Dikmelik</p>
<p>ediz.dikmelik [at] gmail.com</p>
<p>Bu yazı<a href="http://creativecommons.org/licenses/by-nc-nd/3.0/" target="_blank"> Creative Commons by-nc-nd 3.0</a> ile lisanslıdır.</p>
<p><strong>Notlar:</strong></p>
<p>[1] Modern evrimsel sentezde evrim, &#8220;bir popülasyonun alel sıklığındaki değişim&#8221; olarak tanımlanıyor. Bazen bunun evrimin tek ve gerçek tanımı olduğunun iddia edildiğini görüyoruz. Yine de &#8220;popülasyonun alel sıklığındaki değişim&#8221;in, evrimin eksiksiz tanımı olduğunu düşünmek bir hata olur. Alel sıklığında değişim olmadan da evrimsel değişim olabilir. Ayrıca genetik sistem de evrimsel süreçlerin bir ürünüdür. Bu konuda bkz: Sober, 1999, ss. 2-5.</p>
<p>[2] Aslında değişerek türemeyi de iki farklı iddianın birleşimi olarak değerlendirebiliriz. Birincisi &#8220;değişim&#8221;: organizmalar değişim içindedir. İkincisi ise &#8220;ortak ata&#8221;: yeryüzünde bugün yaşayan bütün canlılar tek bir (ya da az sayıda) atadan türemiştir. Örneğin Lamarckçı evrimde değişim iddiası vardır ancak ortak ata iddiası yoktur.</p>
<p>[3] Biyolojide &#8220;işlev&#8221; ve &#8220;tasarım&#8221; hakkındaki her hangi bir iddianın (“kalbin işlevi kan pompalamaktır”) teleolojik olduğu kabul ediliyor. Bu terimlerin biyoloji biliminde nasıl bir rol oynadığı aktif bir tartışma konusu.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>Michael Ruse,<em> Taking Darwin Seriously: A Naturalistic Approach to Philosophy</em> (Blackwell, 1986)</p>
<p>Elliott Sober, <em>Philosophy of Biology </em>(Perseus, 1999)</p>
<p>C. Kennett Waters, &#8220;The arguments in the<em> Origin of Species</em>&#8220;, <em>The Cambridge Companion to Darwin</em> (Cambridge, 2009)</p>
<p>Jean Gayon, &#8220;From Darwin to today in evolutionary biology&#8221;<em> The Cambridge Companion to Darwin</em> (Cambridge, 2009)</p>
<p>F. Varela, E. Thompson &amp; E. Rosch, <em>The Embodied Mind</em> (MIT Press, 1993)</p>
<p class="addtoany_share_save_container">
    <a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?sitename=Evrim%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Fkanlar%C4%B1&amp;siteurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F&amp;linkname=Biyolojik%20Evrimin%20%C4%B0ki%20Temeli&amp;linkurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F2009%2F11%2Fbiyolojik-evrimin-iki-temeli%2F"><img src="http://evrimcaliskanlari.org/blog/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Save/Bookmark"/></a>

	</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/11/biyolojik-evrimin-iki-temeli/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrimin Işığı Olmaksızın Biyolojide Hiçbir Şeyin Anlamı Yoktur</title>
		<link>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/09/evrimin-isigi-olmaksizin-biyolojide-hicbir-seyin-anlami-yoktur/</link>
		<comments>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/09/evrimin-isigi-olmaksizin-biyolojide-hicbir-seyin-anlami-yoktur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2009 17:46:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>duygu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://evrimcaliskanlari.org/blog/?p=436</guid>
		<description><![CDATA[Bu yazı orjinal olarak Münzevi Solucan Yaşlı Köstebek isimli blogda 14 Eylül 2009 tarihinde yayınlanmıştır. Kendilerinin izniyle burada da eşzamanlı olarak yayınlanmaktadır. Theodosius Dobzhansky&#8217;nin bu ünlü makalesini Türkçe&#8217;ye kazandırdıkları için kendilerine teşekkür ediyoruz. Dobzhansky, T. 1973. Evrimin Işığı Olmaksızın Biyolojide Hiçbir Şeyin Anlamı Yoktur. The American Biology Teacher, 35:125-129[i] Henüz pek de uzak olmayan 1966 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<p style="text-align: left; padding-left: 30px;">Bu yazı orjinal olarak <a href="http://solucanlakostebek.wordpress.com/2009/09/14/20/" target="_blank">Münzevi Solucan Yaşlı Köstebek</a> isimli blogda 14 Eylül 2009 tarihinde yayınlanmıştır. Kendilerinin izniyle burada da eşzamanlı olarak yayınlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: left; padding-left: 30px;">Theodosius Dobzhansky&#8217;nin bu ünlü makalesini Türkçe&#8217;ye kazandırdıkları için kendilerine teşekkür ediyoruz.</p>
</blockquote>
<p><strong>Dobzhansky, T. 1973. Evrimin Işığı Olmaksızın Biyolojide Hiçbir Şeyin Anlamı Yoktur. The American Biology Teacher, 35:125-129<a href="#_edn1"><strong>[i]</strong></a></strong></p>
<p>Henüz pek de uzak olmayan 1966 yılında, Şeyh Abdülaziz bin Baz, Suudi Arabistan Kralı’ndan, topraklarında yayılan bir sapkınlığı bastırmasını talep etti. Yazdığı mektupta şöyle diyordu şeyh:</p>
<blockquote><p><em>Kuran-ı Kerim, Peygamber’in hadisleri, İslam alimlerinin çoğunluğu ve gerçek olgular, Güneş’in bir yörüngede döndüğünü&#8230; ve Dünya’nın sabit durduğunu, Allah tarafından kulları için yayıldığını&#8230; ispatlamaktadır.  Aksini iddia eden herkes Allah’ı, Kuran’ı ve Peygamber’i yalancılıkla itham etmiş demektir.</em></p></blockquote>
<p>Sevgili şeyh, belli ki Kopernik’in teorisini, bir “olgu” olarak değil, “sadece bir teori” olarak görüyor. Teknik olarak bakıldığında aslında haklı. Bir teori, bir yığın olgu tarafından doğrulanabilir ancak bu onu gerçeğin ta kendisi değil, kanıtlanmış bir teori yapar. Şeyh, kralından Kopernik sapkınlığının bastırılmasını istemeden önce uzay çağının başladığından habersizdi herhâlde. Dünya’nın yuvarlaklığı astronotlar ve hatta televizyonları başındaki pek çok dünyalı tarafından gözlemlenmiştir. Gerçi şeyhimizin, Allah’ın yarattığı dünyanın sınırlarının ötesini zorlayanların halüsinasyon gördüğünü ve Dünya’nın gerçekten de düz olduğunu söyleyerek bizi terslemesi de mümkün.</p>
<p>Güneş’in Dünya etrafında değil, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi fikri gibi Kopernikçi Dünya modelinin bazı kısımları, Dünya’nın yuvarlaklığı gibi dolaysız gözlemlerle doğrulanmış değildir. Yine de bilim insanları, bu modeli gerçekliğin doğru bir temsili olarak kabul etmektedir. Peki neden? Çünkü başka türlü anlamsız ve mantıksız duran çok sayıda olguyu anlaşılır kılmaktadır. Bu olguların çoğu, konunun uzmanı olmayanlara yabancıdır. Dünya’nın küre şeklinde bir güneşin etrafında dönen başka bir küre olduğunu iddia eden “sadece bir teoriyi” neden kabul ediyoruz o hâlde? Otoriteye teslim mi oluyoruz? Pek sayılmaz. Eldeki verileri üstünkörü incelemeyenlerin, bu verileri ikna edici bulduğunu biliyoruz.</p>
<p>Sevgili şeyh, büyük olasılıkla bu verilerden habersiz. Daha da ötesi, öylesine umutsuz önyargıları var ki, herhangi bir kanıtın üzerinde etki yapması pek olası görünmüyor. Her hâlükarda onu ikna etmeye kalkışmak kesinlikle bir zaman kaybı. Kuran ve İncil, Kopernik’e ters düşmediği gibi, Kopernik de onlara ters düşmez. İncil’i ve Kuran’ı, pozitif bilimler ders kitabıyla karıştırmak aptalcadır. Bu kitaplar, insan olmanın anlamı ve Tanrı’yla ilişkisi gibi çok daha önemli meseleleri ele alır. Yazıldıkları çağların yanı sıra bütün diğer çağlardan insanların da anlayabileceği şiirsel semboller şeklinde yazılmışlardır. Arabistan kralı şeyhin talebini uygun bulmadı. Bazı insanların aydınlanmadan korktuğunu biliyordu, çünkü aydınlanma bu kişilerin kişisel çıkarı için tehdit oluşturuyordu. Eğitim, yobazlığın yayılması için kullanılmamalıdır.</p>
<p>Her ne kadar ruhsal açıdan öyle olsa da, Dünya, evrenin geometrik merkezi değildir. Kozmik uzay düşünüldüğünde sadece bir toz zerreciğinden ibarettir. Piskopos Ussher’in hesaplamalarının aksine, Dünya yaklaşık olarak şu andaki hâliyle MÖ 4004’te ortaya çıkmamıştır. Günümüz evrenbilimcileri tarafından belirlenen evrenin yaşı tahminleri, hâlâ yaklaşık rakamlardan ibarettir ve hesaplama yöntemleri geliştikçe bu rakamlar (genellikle yukarı doğru) güncellenmektedir. Kimi evrenbilimcilere göre evren on milyar yaşındadır; kimilerine göreyse hep vardı ve var olmaya da devam edecek. Dünya üzerinde yaşamın kökeni tahminen 3 ila 5 milyar yıl öncesine tarihlenmektedir; insan benzeri varlıklar 2 ila 4 milyon yıl önce, görece yakın bir tarihte ortaya çıkmışlardır. Dünya’nın yaşı, jeolojik ve paleontolojik devirler ve insanın atalarının ne kadar eski olduğuna dair tahminler, şu anda temelde, bu tip çalışmalar için ideal nitelikteki kayalarda bulunan bazı kimyasal elementlerdeki izotop oranlarının radyometrik ölçümlerine dayanmaktadır .</p>
<p>Şeyh bin Baz ve benzerleri, radyometrik ölçümleri reddetmektedir, çünkü bu “sadece bir teori”dir. Peki alternatif ne? Yaratıcının, jeologlar ve biyologlar üzerinde kafa karıştırıcı oyunlar oynamasının bir hikmeti olduğunu iddia eden çıkabilir. Bazı kayaların 2 milyar, bazılarının 2 milyon yıllık olduğunu düşünmemizi sağlayacak şekilde, bu kayaları uygun izotop oranlarıyla özenle ayarladı ama aslında sadece 6000 yaşındalar. Bu türden sözüm ona açıklamalar pek de yeni değil. En eski evrim karşıtlarından biri olan P. H. Gosse’nin, Omphalos (“Göbek”) adında bir kitabı var. Bu şaşırtıcı kitabın ana fikri, Adem’in, bir annesi olmamasına rağmen bir göbek deliğiyle yaraltılmış ve fosillerin, şu anda onları bulduğumuz yerlere Yaratıcı tarafından yerleştirilmiş olduğudur. Bunu da, çok eski zamanlar ve büyük jeolojik değişimler olduğu izlenimini vermek için kasıtlı yapmıştır. Bu tip bütün fikirlerdeki ölümcül hatayı görmek zor değil. Bunlar, Tanrı’yı saçmasapan bir hilecilikle suçlayan küfürlerdir. Yersiz oldukları kadar iğrençtirler de.</p>
<p><strong>Canlılardaki çeşitlilik</strong></p>
<p>Yaşamın çeşitliliği ve birliği, canlı dünyanın eşit derecede çarpıcı ve anlamlı yönleridir. Bu güne kadar 1.5 ila 2 milyon arası hayvan ve bitki türü tanımlanmış ve bu türler üzerinde çalışılmıştır; muhtemelen bir o kadarı da tanımlanmayı beklemektedir. Büyüklüklerdeki ve yapılardaki çeşitlilik ve yaşam tarzları insanı afallatmakta ve büyülemektedir. İşte birkaç örnek.</p>
<p>Şap hastalığına sebep olan virüs, 8-12 milimetrelik çapa sahip bir küredir. Mavi balinanın boyu 30 metreyi, ağırlığı 135 tonu bulur. En basit virüsler, diğer organizmaların hücrelerinde yaşayan asalaklardır. Konak hücreninki yerine kendi genetik bilgisini kopyalamak için bu hücrelerin biyokimyasal mekanizmasını yıkan, eser miktarda DNA ve RNA’dan ibarettirler.</p>
<p>Virüslerin yaşayan organizmalar mı, yoksa olağandışı kimyasal maddeler mi olduğu bir bakış açısı ve bir tanım meselesidir. Bakış açıları arasında bu tip farklılıkların olabileceği gerçeği, kendi içerisinde oldukça anlamlıdır. Canlı ve cansız maddeler arasındaki sınırın silindiği anlamına gelmektedir. Basitlik-karmaşıklık spektrumunun diğer ucunda omurgalı hayvanlar durur, ki bunlara insan da dahildir. İnsan beyninde yaklaşık olarak 12 milyar nöron vardır; bu nöronların aralarındaki sinaps sayısı bundan muhtemelen bin kere daha çoktur.</p>
<p>Bazı organizmalar çok farklı çevrelerde yaşamlarını sürdürebilir. Bu bakımdan insan skalanın en tepesindedir. Aslında gerçekten kozmopolit bir tür olmamasına rağmen teknolojik başarıları sayesinde sınırlı bir süre için de olsa ayın yüzeyinde ve kozmik uzayda yaşayabilir. Bazı organizmalar ise, tam tersine şaşırtıcı derecede özelleşmiştir. Bütün canlılar içinde belki de en dar ekolojik niş, Laboulbeniaceae mantar ailesinden bir türe aittir. Bu tür, sadece Aphenops cronei adlı böceğin elytronunun arka kısmında büyüyebilmektedir. Bu böcek ise sadece Fransa’nın güneyindeki kireçtaşı mağaralarında bulunmaktadır. Psilopa petrolei adlı sineğin larvaları, California petrol sahalarındaki ham petrol sızıntılarında gelişmektedir. Bilindiği kadarıyla başka bir yaşam alanları yoktur. Petrol içinde yaşayabilen ve beslenebilen tek böcek, bu türdür. Yetişkinleri, tarsuslardan başka bir vücut kısmı yüzeye temas etmediği sürece petrolün üzerinde yürüyebilmektedir. Drosophila carciniphila adlı sineğin larvaları yalnızca Geocarcinus ruricola adlı yengeç türünün üçüncü maksillipedinin flapları altındaki böbrek [nephric] oluklarında gelişmektedir. Bu yengeç ise sadece bazı Karayip adalarında görülmektedir.</p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 362px"><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/2/26/Helaeomyia.petrolei.imago.-.sbmnh.jpg" alt="" width="352" height="234" /><p class="wp-caption-text">Psilopa petrolei</p></div>
<p>Canlılardaki bu muazzam çeşitliliğinin makul bir açıklaması var mı? Laboulbenia mantarı,  Aphenops cronei böceği, Psilopa petrolei ve Drosophila carciniphila sinekleri gibi görünüşte kaprisli, olağandışı ve gereksiz yaratıklar ve daha bir sürü biyolojik gariplik nereden geldi? Mantıklı tek açıklama, organik çeşitliliğin, Dünya gezegeni üzerindeki çevresel çeşitliliğe bir cevap niteliğinde evrimleştiğidir. Ne kadar mükemmel ve ne kadar çok yönlü olursa olsun, hiçbir tür, yaşamın sunduğu bütün fırsatlardan tek başına faydalanamaz. Milyonlarca türün her birinin kendi özel yaşam tarzı ve çevreden besin elde etme yolu vardır. Şüphesiz ki yaşayan herhangi bir tür tarafından henüz keşfedilmemiş daha başka bir sürü olası yaşam tarzı mevcuttur. Ancak kesin olan bir şey var: Organik çeşitlilik daha az olsaydı, bazı yaşam olanakları hiç kullanılmamış olarak kalacaktı. Evrimsel süreç, uygun ekolojik nişleri doldurma eğilimindedir. Bu bilinçli ve kasıtlı bir süreç değildir; evrimle çevre arasındaki ilişkiler bundan çok daha incelikli ve çok daha ilginçtir. Çevre, artık terkedilen Neo-Lamarkçı teorilerin varsaydığı gibi, ev sahipliği yaptığı sakinlere evrimsel değişiklikler dayatmaz. Durumu gözümüzde en iyi şu şekilde canlandırabiliriz: Çevre, yaşayan türlere meydan okur, türler de buna uyuma yönelik [adaptive]  genetik değişimlerle cevap verebilir.</p>
<p>İşgal edilmemiş bir ekolojik niş, henüz kullanılmamış bir yaşam olanağı, bir meydan okumadır. Buzul çağı ikliminin, yerini daha ılıman bir iklime bırakması gibi çevresel bir değişiklik de bir meydan okumadır. Doğal seçilim, bir türün, uyuma yönelik genetik değişimler sayesinde bu meydan okumaya cevap vermesine neden olabilir. Bu değişimler, türün, daha önce boş duran, yeni bir yaşam olanağı niteliğineki bir ekolojik nişi işgal etmesine ya da eğer söz konusu değişim elverişsizse, buna karşı koymasına olanak verebilir. Ancak türün verdiği cevap başarılı da olabilir, başarısız da. Bu, başta cevap veren türün, meydan okunduğu sırada sahip olduğu genetik kompozisyon olmak üzere pek çok etkene bağlıdır. Başarılı bir cevap verememek türün soyunun tükenmesine sebep olabilir. Fosillerden elde edilen kanıtlar kesin olarak göstermektedir ki evrimsel yolların çoğunun sonu çıkmaz sokak, yani soyun tükenmesidir. Şu anda hayatta olan organizmalar, geçmişte yaşamış türlerin sadece küçük bir kesiminin başarılı torunlarıdır ve ne kadar geriye bakarsanız bu oran o kadar küçülür. Buna rağmen yaşamlarını sürdüren türlerin sayısı azalmamıştır; aslında büyük olasılıkla zaman içinde artmıştır. Bütün bunlar evrim teorisinin ışığı altında anlaşılabilir; Tanrı’nın açısından bakarsak, çok sayıda türü yoktan var edip sonra bunların büyük bir bölümünün soyunun tükenmesine göz yummak ne kadar da anlamsız bir iş olurdu!</p>
<p>Doğal seçilimin işleyişinde elbette herhangi bir bilinç ve kasıt yoktur. Biyolojik bir tür kendine, <em>“Dur ben yarın (ya da bir milyon yıl sonra) farklı bir toprakta yetişeyim, ya da başka bir besinle karnımı doyurayım, ya da başka bir yengecin vücudunda başka bir kısıma yerleşeyim,”</em> demez. Bu tip bilinçli tercihleri sadece bir insan yapabilir. Homo sapiens bu yüzden evrimin doruk noktasıdır. Doğal seçilim, hem kör hem de yaratıcı bir süreçtir. Bir taraftan insan türü gibi muazzam bir biyolojik başarıyı, diğer taraftan da yukarıda anılan aşırı özelleşmiş mantar, böcek ve sineklerdeki gibi dar ve zorlu uyum [adaptedness] biçimlerini sadece yaratıcı ve kör bir süreç ortaya koyabilir.</p>
<p>Evrim karşıtları, doğal seçilimin nasıl işlediğini anlayamıyor. Var olan bütün türlerin bugünkü biçimleriyle birkaç bin yıl evvel doğa üstü bir buyrukla üretildiklerini düşünüyorlar. Ama dünya üzerinde yaşayan iki ya da üç milyon kadar tür olmasının ne anlamı var? Evrimin gerçekleşmesine neden olan temel faktör doğal seçilimse, her sayı anlaşılabilir olmaktadır: Doğal seçilim önceden belirlenmiş bir plana göre çalışmaz ve türler, belli bir maksatla onlara ihtiyaç duyulduğu için değil, yalnızca onları mümkün kılan çevresel bir olanak ve genetik malzeme var olduğu için türerler. California petrol sahaları için Psilopa petrolei’yi ve sadece Karayiplerdeki bazı adalarda bulunan bazı yengeçlerin bazı bölgelerinde yaşamak üzere Drosophila türlerini yaptığı sırada Yaratıcı’nın muzipliği mi üzerindeydi? Bununla birlikte Yaratıcı canlılar dünyasını kaprisle değil de doğal seçilimin güdümündeki evrim yoluyla yarattıysa ancak, organik çeşitlilik makul ve anlaşılır hâle gelir. Evrimi ve yaratılışı, karşılıklı olarak birbirini dışlayan alternatifler olarak ele almak yanlıştır. Ben hem yaratılışçıyım hem de evrimciyim. Evrim, Tanrı’nın ya da Doğa’nın yaratma yöntemidir. Yaratılış, MÖ 4004’te meydana gelen bir olay değildir; bundan 10 milyar yıl önce başlamış ve hâlâ devam etmekte olan bir süreçtir.</p>
<p><strong>Yaşamın birliği</strong></p>
<p>Yaşamın birliği de en az çeşitliliği kadar olağanüstüdür. Yaşam formlarının çoğu birçok bakımdan benzerdir. Evrensel biyolojik benzerlikler, biyokimyasal boyutta özellikle çarpıcıdır. Virüslerden insana kadar bütün canlılarda kalıtım kimyasal olarak birbiriyle bağlantılı olan iki molekül biçiminde kodlanmıştır: DNA ve RNA. Genetik kod evrensel olduğu kadar basittir de. DNA’da sadece dört adet genetik “harf” bulunur: adenin, guanin, timin ve sitozin. RNA’da timinin yerini urasil alır. Canlılar dünyasının bütün evrimsel gelişimi, genetik “alfabede” yeni “harflerin” keşfedilmesiyle değil, mevcut harflerin her daim yeni kombinasyonların detaylandırılması sonucu olmuştur.</p>
<p>Evrensel olan sadece DNA-RNA genetik kodu değildir. DNA-RNA’daki “harf” dizilerinin, proteinlerdeki amino asit dizilerine çevrim yöntemi de evrenseldir. Hepsinde olmasa da organizmaların çoğunda sayısız çeşitlikteki proteinleri aynı 20 amino asit meydana getirir. Farklı amino asitler, DNA ve RNA’daki bir ila altı adet nükleotid üçlüsü tarafından kodlanır. Biyokimyasal açıdan evrensel unsurlar genetik kod ve bu kodun proteinlere çevirisinin ötesindedir: Birbirinden en farklı canlıların hücre metabolizmalardındaki çarpıcı benzerlikler farklılıklara üstün gelir. Metabolik süreçleri her yerde ATP, biyotin, riboflavin, hemler, pyridoksin, K ve B12 vitaminleri ve folik asit yerine getirir.</p>
<p>Bu biyokimyasal ya da biyolojik evrenseller ne anlama gelmektedir? Bu unsurlar, yaşamın cansız maddeden bir kerede ortaya çıktığını ve bütün organizmaların, şu anda başka açılardan ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, ilkel yaşamın temel özelliklerini koruduklarını göstermektedir (Yaşamın birkaç ya da çok sayıda kökeni olmuş olması da olasıdır; eğer durum bu idiyse, bu kökenlerden sadece birinin ardılları hayatta kalmayı başarmış ve dünya onlara kalmış demektir). Peki ya evrim yoksa ve milyonlarca türün her biri ayrı buyruklarla yaratılmışsa? Söyleyeceklerim dini duygulara ve sağ duyuya ters geliyor olabilir, ancak bunun olması için evrim karşıtları Yaratıcı’yı yine hilekârlıkla suçlamak durumunda. O’nun, içtenlikle gerçeği arayanları bilerek yanıltmak maksadıyla, her şeyi yaradılışın yöntemi evrimmiş gibi özellikle ayarladığında ısrar etmek zorundalar.</p>
<p>Moleküler biyolojinin son yıllarda kaydettiği dikkate değer ilerlemeler, böylesine tekdüze bir benzerlik içindeki malzemeden farklı organizmaların nasıl oluşabildiğini anlamamızı mümkün kıldı: Sadece dört tip nükleotit içeren DNA ve RNA, sadece bunların kodladığı ve sadece 20 amino asidin farklı bileşiminden oluşan proteinler. Yöntem şaşırtıcı derecede basittir. İngilizcedeki bütün kelimeler, cümleler, paragraflar ve kitaplar alfabenin 26 harfinin farklı dizilimlerinden oluşur. (Bunlar Mors alfabesinin üç işaretiyle de temsil edilebilirler: nokta, çizgi ve boşluk.) Bir kelimenin ya da cümlenin anlamı, içerdiği harflerden ziyade bu harflerin dizilimiyle tanımlanır. Kalıtım konusunda da böyledir: Kalıtım DNA’nın nükleotidleri, yani genetik “harflerinin” dizilimleriyle kodlanır. Bunlar, proteinlerdeki amino asit zincirlerine çevrilir.</p>
<p>Moleküler çalışmalar, organizmalar arasındaki biyokimyasal benzerlik ve farklılık derecelerinin tam olarak ölçümü için kullanılabilecek bir yaklaşımı mümkün kıldı. Bazı enzim türleri ve proteinler, canlılar dünyasında hemen hemen evrenseldir, ya da en azından yaygındır. Farklı canlılarda işlevsel olarak benzerdirler, çünkü benzer kimyasal reaksiyonları katalize ederler. Ama bu tip proteinler izole edilip yapıları kimyasal olarak belirlendiğinde, farklı organizmalarda az çok farklı amino asit dizilimi içerdikleri görülür. Örneğin, insan ve şempanze hemoglobinlerindeki alfa zincirleri aynı amino asit dizilimine sahiptir ancak goril hemoglobininde (141’de) bir amino asit farklıdır. İnsan hemoglobinindeki alfa zincirleri, sığırınkinden 17, atınkinden 18, eşeğinkinden 20, tavşanınkinden 25 ve sazan balığınınkinden 71 amino asitle ayrılır.</p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 353px"><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/2/26/Cytochromec.png" alt="Sitokrom c" width="343" height="244" /><p class="wp-caption-text">Sitokrom c</p></div>
<p>Sitokrom c, oksijenli solunum yapan hücrelerin metabolizmasında önemli rol oynayan bir enzimdir. İnsandan küf mantarına kadar, birbirinden son derece farklı organizmalarda bulunur. E. Margoliash, W. M. Fitch ve diğer bilim insanları, canlılar dünyasının farklı dallarında sitokrom c’nin amino asit dizilimlerini karşılaştırdı. Farklılıkların yanı sıra en anlamlı benzerlikler de gün ışığına çıktı. Sitokrom dizilimleri bakımından, memeli ve kuşların farklı takımları arasında 2 ila 17, omurgalı sınıfları arasında 7 ila 38, omurgalılar ve böcekler arasında 23 ila 41 ve hayvanlarla mayalar ve küf mantarları arasında 56 ila 72 amino asitlik farklar var. Fitch ve Margoliash, bulgularını “minimal mutasyonel mesafeler” olarak ifade etmeyi tercih ediyor. Farklı amino asitlerin DNA’da farklı nükleotid üçlüleri tarafından kodlandığını yukarıda belirtmiştik. İşte bu kod artık biliniyor.. Mutasyonların çoğu, bir proteini kodlayan DNA zincirinde bir yerdeki tek bir nükleotidin bir başkasıyla yer değiştirmesi sonucu gerçekleşir. Bu nedenle, bir organizmadaki sitokrom c’nin bir başkasındakine dönüşmesi için gerekli miminum tekil mutasyon sayısını hesaplamak mümkündür. İnsan sitokrom c’si ile diğer canlı sitokrom c’leri arasındaki minimal mutasyonel mesafeler şu şekildedir:</p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="101" valign="top">Maymun</td>
<td width="38" valign="top">1</td>
<td width="104" valign="top">Tavuk</td>
<td width="38" valign="top">18</td>
</tr>
<tr>
<td width="101" valign="top">Köpek</td>
<td width="38" valign="top">13</td>
<td width="104" valign="top">Penguen</td>
<td width="38" valign="top">18</td>
</tr>
<tr>
<td width="101" valign="top">At</td>
<td width="38" valign="top">17</td>
<td width="104" valign="top">Kaplumbağa</td>
<td width="38" valign="top">19</td>
</tr>
<tr>
<td width="101" valign="top">Eşek</td>
<td width="38" valign="top">16</td>
<td width="104" valign="top">Çıngıraklı yılan</td>
<td width="38" valign="top">20</td>
</tr>
<tr>
<td width="101" valign="top">Domuz</td>
<td width="38" valign="top">13</td>
<td width="104" valign="top">Orkinos</td>
<td width="38" valign="top">31</td>
</tr>
<tr>
<td width="101" valign="top">Tavşan</td>
<td width="38" valign="top">12</td>
<td width="104" valign="top">Sinek</td>
<td width="38" valign="top">33</td>
</tr>
<tr>
<td width="101" valign="top">Kanguru</td>
<td width="38" valign="top">12</td>
<td width="104" valign="top">Güve</td>
<td width="38" valign="top">36</td>
</tr>
<tr>
<td width="101" valign="top">Ördek</td>
<td width="38" valign="top">17</td>
<td width="104" valign="top">Küf mantarı</td>
<td width="38" valign="top">63</td>
</tr>
<tr>
<td width="101" valign="top">Güvercin</td>
<td width="38" valign="top">16</td>
<td width="104" valign="top">Maya</td>
<td width="38" valign="top">56</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Bir protein çeşidindeki amino asit dizilimlerinin, türden türe değiştiği gibi tür içinde de değişebildiğini kaydetmekte yarar var. Tür, cins, familya, takım, sınıf ve şube düzeyindeki proteinler arası farklara,  ayrıca tür içi bireyler arasında da değişen unsurların eklendiği açıktır. Bireysel ve grupsal farklılıklar, niteliksel değil, yalnızca nicelikseldir. Yukarıdaki önermeleri destekleyen çok sayıda kanıt vardır ve giderek de sayıları artmaktadır. İnsan hemoglobininin amino asit dizilimlerindeki bireysel farklılıklar üzerine son yıllarda çok sayıda çalışma yapıldı. Çoğu tekil amino asit değişiklikleriyle ilintili yüzden fazla varyant tespit edildi. Bunlar, tespit edildikleri kişiler ya da onların atalarındaki genetik mutasyonların sonucunda ortaya çıkan değişikliklerdir. Beklendiği üzere, bu mutasyonlardan bazıları taşıyıcılarını eleyici niteliktedir ama diğerleri nötral ve hatta bazı çevreler için olumludur. Mutant hemoglabinlerden bazıları yalnızca bir bireyde ya da bir ailede bulunmuştur; diğerleriyse dünyanın farklı kesimlerinde oturanlarda tekrar tekrar görülmektedir. Bütün bu çarpıcı bulgular ancak evrimin ışığı altında anlaşılabilir, başka türlü hiçbir anlamları yoktur.</p>
<p><strong>Karşılaştırmalı Anatomi ve Embriyoloji</strong></p>
<p><strong></strong></p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 367px"><strong><strong><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/6/68/BelonBirdSkel.jpg" alt="Belonun çizimi" width="357" height="279" /></strong></strong><p class="wp-caption-text">Belon&#39;un çizimi</p></div>
<p><strong></strong></p>
<p>Biyokimyasal evrenseller, evrim yoluyla yaratılışın en çarpıcı ve en son keşfedilen izleridir ama başkaları da var elbette. Karşılaştırmalı anatomi ve embriyoloji, dünyanın şimdiki sakinlerinin evrimsel köklerine açıkça işaret etmektedir. Pierre Belon, 1555 yılında, yüzeysel açıdan son derece farklı insan ve kuş iskeletlerindeki homolog kemiklerin varlığını kanıtladı. Anatomi uzmanları daha sonra iskeletlerin yanı sıra bütün omurgalılardaki diğer organlardaki homolojilerin izini sürdüler. Homolojilerin izi, görünüşte birbirinden farklı duran ıstakoz, sinek ve kelebek gibi eklembacaklıların dış iskeletlerinde de sürülebilir. Homoloji örneklerini sonsuza dek çoğaltmak mümkündür.</p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 364px"><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/0/08/Haeckel_drawings.jpg" alt="Haeckelin çizimi" width="354" height="309" /><p class="wp-caption-text">Haeckel&#39;in çizimi</p></div>
<p>Görünüşte son derece farklı hayvanlar sık sık çarpıcı benzerlikler sergiler. Yüz yıl kadar önce bu benzerlikler, bazı biyologları (özellikle de Alman zoolog Ernst Haeckel’i) heveslerinin peşinden, embriyonik benzerlikleri, embriyonun, gelişimi süresince ait olduğu türün evrimsel tarihini tekrar etmesi anlamına geldiği şeklinde yorumlamaya kadar götürmüştü: Türün, uzak atalarını andıran aşamalardan geçtiği söyleniyordu. Başka bir deyişle, ilk biyologlar, embriyonik gelişim üzerinde çalışarak canlının geçirdiği evrimsel gelişim aşamalarının, tabir caizse, okunabileceğini düşünüyordu. Bu sözüm ona biyogenetik yasa, bugün artık orijinal biçimiyle kabul görmemektedir. Ama yine de embriyonik benzerlikler etkileyici, anlamlı ve inkâr edilemezdir.</p>
<p>Copepod gibi serbest yüzen kabuklularla görünüşte hiçbir benzerliği olmayan kaya midyelerini bilmeyen yoktur herhâlde. İşte bu midyelerin serbest yüzülen bir larva evresinden [nauplius] geçişi ne kadar da olağanüstüdür! Gelişiminin bu aşamasında, bir midye ve bir Cyclops tartışmasız birbirlerine benzemektedir. Bu iki canlının akraba olduğu ortadadır. İnsan ve diğer karasal omurgalı  embriyolarındaki solungaç yarıklarının varlığı başka bir meşhur örnektir. Elbette, bir insan embriyosu gelişiminin hiçbir evresinde bir balık değildir, ayrıca iş gören solungaçları yoktur. Eğer uzak ataları solungaçların yardımıyla soluk alıp vermedi ise neden besbelli solungaç yarıkları vardır? Bu da Yaratıcı’nın bir başka şakası mı?</p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 334px"><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/0/08/Nauplius_larva_of_a_cyclops_copepod.jpg" alt="Cyclops (larva)" width="324" height="242" /><p class="wp-caption-text">Cyclops (larva)</p></div>
<p><strong>Adaptif yayılma: Hawaii Sinekleri</strong></p>
<p>Dünya genelinde toplam 2000 drosophilid sinek türü vardır. Bunların yaklaşık dörtte biri, Hawaii’de bulunur. Üstelik takımadaların toplam yüzölçümü yalnızca New Jersey eyaleti kadardır. 17 tanesi hariç Hawaii’de endemiktir (başka yerde bulunmazlar). Dahası Hawaii’de endemik olan türlerin önemli bir bölümü takımadaların hepsinde görülmez: Yalnızca tekil adalarda, hatta bazen bir adanın sadece bir kısmında sınırlıdırlar. Drosophilid türlerinin bu kadar küçük bir alandaki bu sıra dışı yayılımı neyle açıklanabilir? H. L. Carson, H. T. Spieth ve D. E. Hardy ve meslektaşlarının yeni çalışması durumu aydınlatmaktadır.</p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 375px"><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/2/22/Drosophila.jpg" alt="Drosophila" width="365" height="243" /><p class="wp-caption-text">Drosophila</p></div>
<p>Hawaii Adaları volkanik kökenlidir; hiçbir zaman bir kıtanın parçası olmadılar. Yaşları 5.6 ila 0.7 milyon yıl arasında değişir. İnsanlar gelmeden önce adaların sakinleri, hava akımları ve diğer raslantısal yolların yardımıyla okyanus üzerinden taşınan göçmenlerin torunlarıydı. Hawaii’ye sayısız rakipten önce ilk ulaşan tek bir drosophilid türü bol sayıda işgal edilmemiş ekolojik nişin meydan okumasıyla karşı karşıya kaldı. Bu türün ardılları, bu meydan okumaya adaptif yayılmayla [adaptive radiation] yanıt verdi. Bu yanıtın ürünleri, bugünün olağanüstü Hawaii drosophilidleridir. Olası bir yanlış anlamayı önlemek için açıklığa kavuşturalım: Hawaii’de endemik türler hiçbir şekilde, yanlışlıkla aynı türün çeşitleri olarak görülecek kadar benzer değildir; aslında herhangi bir yerdeki drosophilidlerden daha çok ayrışmışlardır. En iri ve en ufak drosophilid türü Hawaii’dedir. Şaşırtıcı çeşitlikte davranış kalıpları sergilerler. Bazıları, örümcek yumurtalarının içinde asalak olarak yaşamak gibi bir drosophilid sineği için son derece sıradışı yaşam tarzlarına uyum sağlamıştır.</p>
<p>Büyük Okyanus’a saçılmış durumda bulunan, Hawaii’nin dışındaki okyanus adaları, endemik drosophilid türleri bakımından göze çarpan bir zenginlik sergilemezler. Bu olgunun en olası açıklaması, diğer adalardaki ekolojik nişlerin, drosophilidden önce gelen istilacılar tarafından doldurulmuş olmasıdır. Bu elbette bir hipotez ama oldukça makul bir hipotez. Evrim karşıtları herhâlde alternatif bir hipotez ileri sürerdi: Dalgınlık nöbeti geçiren Yaratıcı, Hawaii için drosophilid üstüne drosophilid üretmeye devam etti, ta ki bu takımadalarda bir fazlalık oluşuncaya kadar. Hangi hipotezin daha anlamlı olduğu kararını size bırakıyorum.</p>
<p><strong>Teorinin Gücü ve Kabul Edilirliği</strong></p>
<p>Evirimin ışığı altında bakıldığında, biyoloji, entelektüel açıdan belki de en doyurucu ve ilham verici bilim dalıdır. Bu ışık olmadan, bazıları ilginç ya da merak uyandırıcı ama bir bütün olarak anlamlı bir resim oluşturmaktan uzak, türlü türlü olguların üstü üste durduğu bir yığın hâline gelir.</p>
<p>Bu, biyoloji hakkında ve evrim hakkında bilinebilecek ve bilinmesi gereken her şeyi bildiğimiz anlamına gelmez. Henüz çözülmemiş bir sürü problem ve henüz cevaplanmamış bir sürü soru olduğunun her usta biyolog fakındadır. En nihayetinde biyolojik araştırmalar, bir tamamlanmışlığa doğru gidiyor gibi görünmemektedir; hatta durum tam tersidir. Canlı ve gelişen bir bilim ortamında olması gerektiği gibi, anlaşmazlıklar ve fikir çatışmaları, biyologlar arasında da yaygındır. Evrim karşıtları, bu anlaşmazlıkları evrim doktrinin tamamı üzerinde bir kuşku ve kararsızlığın belirtileriyle karıştırmakta, ya da karıştırıyor gibi yapmaktadır. En sevdikleri uğraş, evrimciler arasında hiçbir konuda uzlaşma olmadığını veya hiçbir şeyin kanıtlanmadığını göstermek için alıntıları özenle ve bazen ustaca bağlamından kopartarak bir araya getirmektir. Meslektaşlarımdan bazıları ve ben, aslında gizli birer evrim karşıtı olduğumuzu gösteren sözlerimizi okurken hem eğleniyoruz, hem de hayretler içinde kalıyoruz.</p>
<p>Evrim hakkında artık makul kuşkunun ötesinde kalan kanıtlanmış konuları ve üzerinde daha çalışılması gerekenleri açık seçik ortaya koyalım. Dünyanın tarihinde her zaman devam eden bir süreç olarak evrimden, sadece eldeki kanıtlardan bihaber olanlar veya duygusal engeller ya da safi yobazlık yüzünden bu kanıtlara direnenler şüphe edebilir. Öte yandan evrimi meydana getiren mekanizmaların üzerinde kesinlikle çalışılması ve bu mekanizmaların daha da aydınlatılmaları gerekmektedir. Türlerin tarihi olarak evrimin, eleştirel sınamaya karşı koyabilecek başka bir alternatifi yoktur. Bununla birlikte evrimsel mekanizmalar hakkında sürekli yeni ve önemli şeyler öğrenmeye devam ediyoruz.</p>
<p>Yüz küsür yıl kadar önce Darwin’in, sonradan keşfedilen anahtar niteliğindeki olguların bilgisine sahip olmadan evrim hakkında bu kadar çok şeyi ayırtedebilmiş olması olağanüstüdür. 1900’den sonra genetiğin, özellikle de moleküler genetiğin gelişmesi sayesinde, evrimsel mekanizmaları anlamak bakımından hayati önemdeki bilgileri son yirmi yıl içerisinde elde edebildik. Ancak kuşkulu olan ve öğrenilmesi gereken daha çok şey var. Yediği ekmeğin hakkını veren bir bilim insanı için bu yüreklendirici ve ilham verici bir durumdur. Her şeyin tam olarak bilindiği ve bilimin keşfedecek bir şeyi kalmadığını düşünün: Resmen kâbus!</p>
<p>Evrimsel doktrin dini inançla çelişir mi? Hayır. Kutsal metinleri temel astronomi, jeoloji, biyoloji ve antropoloji ders kitapları yerine koymak büyük bir hatadır. Yalnızca sembollerin hedeflendiği anlamlar dışında yorumlandığı yerde hayali, çözümlenemez çelişkiler ortaya çıkar. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu gaf insanı küfre götürür: Yaratıcı sistematik hilekârlıkla suçlanmaktadır.</p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 226px"><img src="http://people.delphiforums.com/lordorman/dobzhansky.gif" alt="Theodosius Dobzhansky (1900 - 1975)" width="216" height="192" /><p class="wp-caption-text">Theodosius Dobzhansky (1900 - 1975)</p></div>
<p>Çağımızın en büyük düşünürlerinden biri olan Pierre Teilhard de Chardin şöyle yazmıştır: <em>Evrim bir teori midir, sistem midir, yoksa bir hipotez midir? Bundan daha fazlasıdır. Bütün teorilerin, bütün hipotezlerin, bütün sistemlerin bundan sonra önünde eğilecekleri, kavranabilir ve gerçek olmak için uymaları gereken genel bir postülattır. Evrim, bütün olguları aydınlatan bir ışık, bütün çizgilerin öyle ya da böyle izlemek zorunda oldukları bir yörüngedir. İşte evrim budur.”</em> Elbette ki, Teilhard’ın öğretisinin bazı kısımlarını kabul etmeyecek, bazı filozofların yanı sıra bazı bilim insanları da çıkacaktır; onun dünya görüşünün kabul edilebilirliği evrensel olmaktan uzaktır. Ancak hiç şüphe yok ki, Teilhard yürekten ve derinden inanan, dindar bir insandı ve bu Hıristiyanlık, dünya görüşünün köşe taşıydı. Üstelik, bir çok insanın aksine, dünyaya bakış açısında bilim ve din su geçirmez kompartmanlara ayrılmamıştı. Bunlar onun dünya görüşünün birbiriyle uyumlu parçalarıydı. Teilhard bir yaratılışçıydı ama bu dünyada Yaratılışın evrim yoluyla gerçekleştiğini anlamış bir yaratılışçıydı.</p>
<hr size="1" /><a href="#_ednref1">[i]</a> Not: Theodosius Dobzhansky modern evrimsel sentezin kurucularındandır. Amerikalı öğretmenlere hitaben kaleme alınan bu makale ünlü bilim insanının en popüler yazılarından biridir. Çalışmanın yaratılışla ilgili, hiçbir şekilde “eleştirel sınamaya” tabii tutulamayacak kısımlarını paylaşmamakla birlikte popüler bilim yazınındaki önemini göz önüne alarak çevirmeyi uygun bulduk. Köşeli parantezler içindeki kelimeler orijinal metindeki karşılıklardır. Yazıya yerleştirilen resim seçimleri bize aittir.</p>
<p class="addtoany_share_save_container">
    <a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?sitename=Evrim%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Fkanlar%C4%B1&amp;siteurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F&amp;linkname=Evrimin%20I%C5%9F%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Olmaks%C4%B1z%C4%B1n%20Biyolojide%20Hi%C3%A7bir%20%C5%9Eeyin%20Anlam%C4%B1%20Yoktur&amp;linkurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F2009%2F09%2Fevrimin-isigi-olmaksizin-biyolojide-hicbir-seyin-anlami-yoktur%2F"><img src="http://evrimcaliskanlari.org/blog/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Save/Bookmark"/></a>

	</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/09/evrimin-isigi-olmaksizin-biyolojide-hicbir-seyin-anlami-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Evrim kuramı ile ilgili üç kitap incelemesi</title>
		<link>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/08/evrim-kurami-ile-ilgili-u-kitap-incelemesi/</link>
		<comments>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/08/evrim-kurami-ile-ilgili-u-kitap-incelemesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Aug 2009 02:40:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>duygu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://evrimcaliskanlari.org/blog/?p=342</guid>
		<description><![CDATA[Hazırlamakta olduğum bir yazı için evrim kuramı ile ilgili birkaç kitap okumam gerekti. Bu kitapların Türkçe baskıları ne yazık ki yok. Fakat bulundukları ülke veya okudukları üniversite sayesinde İngilizce kitaplara erişimi olan evrim meraklıları için kitaplardan 3 tanesinin incelemesini buradan paylaşayım dedim. Bu kitapların ilk ikisi evrim kuramının etkilerini sosyolojik bağlamda inceliyor diyebiliriz. Üçüncüsü ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hazırlamakta olduğum bir yazı için evrim kuramı ile ilgili birkaç kitap okumam gerekti. Bu kitapların Türkçe baskıları ne yazık ki yok. Fakat bulundukları ülke veya okudukları üniversite sayesinde İngilizce kitaplara erişimi olan evrim meraklıları için kitaplardan 3 tanesinin incelemesini buradan paylaşayım dedim. Bu kitapların ilk ikisi evrim kuramının etkilerini sosyolojik bağlamda inceliyor diyebiliriz. Üçüncüsü ise evrim sürecinde işleyen bir mekanizma olan <a href="http://www.evrimianlamak.org/e/Evrim101:E%C5%9Feysel_se%C3%A7ilim" target="_blank">eşeysel seçilime </a>dair. Kitap incelemelerimiz devam edecek. İyi okumalar!</p>
<p><img class="alignnone" src="http://lh6.ggpht.com/_aROi2wnth1A/Soc19sGkdtI/AAAAAAAADgk/7qwFuLJdFt8/s800/DSC_0673.JPG" alt="" width="634" height="420" /></p>
<p style="text-align: left;"><strong>1) The Evolutionary Imagination in Late-Victorian Novels. JOHN GLENDENING.</strong></p>
<p style="text-align: left;">Bildiğiniz gibi Darwin, &#8220;doğal seçilim yoluyla evrim&#8221; kuramını 150 yıl önce yayınladı (1859). Bu tarihin denk geldiği dönem (1837&#8242;den 1901&#8242;e) İngiltere&#8217;de Viktoryen Dönem olarak anılıyor. Bu kitap da aslında ilginç bir konuya el atıyor: Darwin evrim kuramını ortaya attıktan sonra, o dönemde yazılan romanlar evrim fikrinden nasıl etkilenmiş, hatta bu fikri alıp nasıl kullanmışlar ve dahi nasıl eleştirmişler vesaire.</p>
<div>
<dl style="width: 247px;">
<dt><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/9/9c/Queen_Victoria_1887.jpg" alt="" width="237" height="320" /></dt>
<dd>Kraliçe Viktorya </dd>
</dl>
</div>
<p style="text-align: left;">Yazarın incelediği kitaplar arasında Bram Stoker&#8217;ın Dracula&#8217;sı, H.G. Wells&#8217;in &#8220;Doktor Moreau&#8217;nun Adası&#8221; kitapları da var. Yazar,  evrim kuramının bu romanlarda, bilimsel anlayışımızda yarattığı ilerlemeden ziyade, insanlar üzerinde yarattığı endişe, belirsizlik ve kafa karışıklığı açısından ele alındığından bahsediyor. Bu arada her iki romanın filmleri de var -Dracula&#8217;yı zaten biliyorsunuzdur-. Dr. Moreau&#8217;nun Adası&#8217;nın 1977 yapımını <a href="http://www.hulu.com/watch/13608/the-island-of-dr-moreau" target="_blank">buradan</a> izleyebilirsiniz (kitap da <a href="http://www.gutenberg.org/catalog/world/readfile?fk_files=101846" target="_blank">burada</a>). Filmi izlerseniz, öyküdeki ana eleştirilerden birinin, adada çılgın deneyler yapan (hayvanları insan-hayvan arası canlılara dönüştüren) Dr. Moreau üzerinden, bilim insanlarının &#8220;tanrıyı oynamasına&#8221; yönelik olduğunu pek rahatlıkla görebilirsiniz.  Mesela filmde şöyle bir diyalog var:</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Dr. Moreau:</strong><em> İzin ver sana bir şey göstereyim. Embriyolar&#8230; Köpek, fare, insan embriyosu&#8230; Hepsi neredeyse birbirinin aynı görünüyor. Zaten gelişmeye aynı şekilde başlıyorlar. [...] Fakat her birinin sonunda ne kadar farklı göründüğünü biliyoruz. Neden? Bir hücre nasıl oluyor da belli bir yapıya, hiç değiştiremeyeceği bir kadere sahip oluyor? Bu kaderi biz değiştirebilir miyiz?<br />
</em></p>
<p style="text-align: left;">(O ana kadar uslu uslu dinleyen) <strong>Mr. Braddock:</strong> <em>Peki ama değiştirmeli miyiz?</em>,  diye soruyor. Bu soru gelene kadar heyecanlı bir paylaşım içinde olan Dr. Moreau birden Braddock&#8217;un kendisini anlamadığını düşünüyor ve küskün bir çocuk gibi embriyoların bulunduğu dolabın kapağını kapatıyor.  <em>&#8220;Görüşürüz Mr. Braddock&#8221;, </em>deyip mutsuz bir ifade ile ortamdan ayrılıyor.</p>
<p style="text-align: left;"><img class="alignnone" src="http://www.obscurehorror.com/moreau2.jpg" alt="" width="331" height="475" /></p>
<p style="text-align: left;">John Glendening de kitabında, romanın Dr. Moreau ile Darwin arasında üstü kapalı bir karşılaştırma yaptığını, aynı zamanda Darwin&#8217;le doğrudan bağlantılar kurduğunu söylüyor (bunları filmden anlamak güç olabilir). Mesela, Moreau&#8217;nun adasının kitapta bahsedilen koordinatları Galapagos Adaları&#8217;nın hemen yakınlarına düşüyor vesaire. Bu açıdan bakarak filmi izlemek benim açımdan keyifli oldu. Hoş &#8220;bilim adamı&#8221; figürü o kadar acımasız ve deli çiziliyor ki, Glendening&#8217;in incelemek için neden bu öyküyü seçtiğini rahatlıkla anlıyorsunuz. Eski bir film olduğu için yavaş ilerliyor ama yine de tavsiye ederim, tarihe bir göz atmak isteyenlere.</p>
<p><strong>2) The Caveman Mystique. MARGARET McCAUGHEY</strong></p>
<p><strong><img class="alignnone" src="http://www.routledge-ny.com/images/book-img/weblarge/9780415934756.jpg" alt="" width="201" height="300" /><br />
</strong></p>
<p><a href="http://www.appstate.edu/~mccaugheym/" target="_blank">Martha McCaughey</a>, Appalachian Eyalet Üniversitesi&#8217;nde Disiplinlerarası Çalışmalar bölümünde profesör, ayrıca Kadın Çalışmaları&#8217;nın  yöneticisi. Kitapta önce Darwinizmin, evrimsel psikolojinin ve feminizmin tarihi ve sosyal bağlamda bir incelemesi var (-ki genel olarak Darwinizmin ne olduğunu anlamak, tarih boyunca etkilerine göz atmak için bile iyi bir özet). Daha sonra,  Batı kültüründe erkeğin cinsel kimliğinin, kendine bakışının popüler Darwinizm ve evrimsel psikoloji tarafından, özellikle de popüler medya aracılığıyla nasıl etkilendiğine değiniyor. Kitabın olayları hem feminist ve sosyolojik akımlar açısından hem de -yazarın eleştirilerinin ana hedefi olsalar da- biyolojik bilimciler tarafından ele alması, ve saplantılı bir tonunun olmaMAsı hoşuma gitti. Ayrıca yazar evrim kuramının geçerliliğine dair en ufak bir şüphesi olmadığını ve kitabın kesinlikle buna ilişkin bir söylemi olmadığını özellikle belirtiyor.</p>
<p>&#8220;Erkek neden aldatır, neden tecavüz eder? Kadının beyni erkekten farklı mı çalışır&#8221; gibi cinsel kimlik sorularına evrim kuramı üzerinden cevap arayan ve öne sürdüğü hipotezlerle medyada bol bol yer alan &#8220;evrimsel psikoloji&#8221; alanı, son yıllarda gitgide daha çok bilim insanı tarafından eleştiriliyor. (Hatta <a href="http://muspetilimler.blogspot.com/2008/12/evrimsel-psikolojinin-4-hatas.html" target="_blank">burada</a> Müspet İlimler blogunda bu konuda güzel bir yazı var).  Nitekim McCaughey de, evrimsel psikologların hipotezlerini çok erkek merkezci (veya heteroseksüel merkezci) düşünerek oluşturduklarını söylüyor. Ardından, yine evrim kuramı temel alınarak, insan psikolojisine dair bu konuları açıklamak için aslında alternatif fikirler üretilebileceğini söylüyor, nitekim kendisi de böyle ilginç fikirler ortaya atıyor.</p>
<p><strong>3) Evolution&#8217;s Rainbow. JOAN ROUGHGARDEN</strong></p>
<p><img class="alignnone" src="http://serendip.brynmawr.edu/bookshelves/rainbow.jpg" alt="" width="331" height="500" /></p>
<p>Kitabın yazarı <a href="http://www.stanford.edu/group/roughlab/rough.html" target="_blank">Joan Roughgarden</a>, Stanford Üniversitesi&#8217;nde profesörü, davranışsal ekoloji alanında eşeysel seçilim konusunda çalışmaları var. Yukarıdaki iki akademik kitabın aksine bu kitap popüler bilim okuruna hitaben yazılmış. Roughgarden kitapta özetle, cinsiyet ve cinsellik konularında Darwin&#8217;in eşeysel seçilim görüşüne alternatif görüşler ileri sürüyor. Evrim kuramı cinsiyet kavramını başka diğer türler açısından ele alırken Darwin&#8217;in ilk ortaya attığı eşeysel seçilim fikirlerini temel alanların insanmerkezci davrandıklarını anlatıyor. Zira Roughgarden&#8217;a göre doğadaki tüm canlılara ilişkin hipotezler geliştirirken, sınırları hem kültürel hem biyolojik olarak  insandaki gibi katı şekilde çizilmiş &#8220;iki&#8221; cinsiyet (dişi-erkek) üzerinden gitmek hatalı. (Burada yine parantez içinde özellikle belirtmeliyiz ki, Roughgarden&#8217;ın kitabı da, temelde &#8220;doğal seçilim yoluyla evrim&#8221; kuramını tabi ki kabul ediyor, sadece &#8220;eşeysel seçilimi&#8221; farklı açıklama yolları öneriyor.) Nitekim kitabı okurken yazarın verdiği örneklerden görüyoruz ki, başka canlılarda insanda olduğu gibi &#8220;erkek&#8221; ve &#8220;dişi&#8221; cinsiyetler arasındaki fark o kadar belirgin olmayabiliyor (kitabın ilk yarısında bu çeşitlilikten bashediliyor). Örneğin, kanguru sıçanı (<em>Dipodomys ordii</em>) denilen bir tür hayvanın bireylerinde birçok karışık cinsiyete rastlanıyormuş: bireylerin yaklaşık %16&#8242;sı hem sperm hem yumurta hücresi üretiyor, üstelik hem bir penise ve testislere hem de bir vajinaya ve yumurtlalıklara sahip. Yine çok ilginç başka bir örnek de fener balıklarından (anglerfish) geliyor: Bu balık türünün bütün erkekleri &#8220;cüce&#8221; (dişilerden 40 kat küçükler) ve kendi başlarına yaşayamıyorlar. Dişilerin salgıladığı kokuyu algılayabilen kocaman burun delikleri var. Bu sayede dişinin yerini tespit eden fener balığı erkeği, dişinin sırtına ağzındaki kıskaçlarla tutunuyor ve vücudu dişinin vücuduna yapışıyor (adeta kaynak yapılmış gibi). Bu noktadan sonra erkek artık dişinin vücudunun bir parçası haline geliyor, içorganları eriyor ve sadece üreme için kullanılıyor. Gerekli besinleri de dişinin vücudundan sağlıyor. Daha ilginci, bir dişiye birden fazla erkeğin &#8220;yapışabiliyor&#8221; olması.</p>
<div class="wp-caption alignnone" style="width: 396px"><img src="http://www.nmfs.noaa.gov/rss/podcasts/weirdfins/images/photocorynus_spiniceps_pietsch.jpg" alt="" width="386" height="198" /><p class="wp-caption-text">Dişinin tepesindeki küçük çıkıntı aslında erkek bir birey.</p></div>
<p><img src="http://www.nmfs.noaa.gov/rss/podcasts/weirdfins/images/photocorynus_male.jpg" alt="" width="260" height="195" /></p>
<p>Yani, modern eşeysel seçilim kuramları, Roughgarden&#8217;a göre kültürel önyargılardan etkilenerek bugünkü hallerini almış ve doğayı yorumlarken, yukarıdaki örneklerde anlatılan çok farklı dişi-erkek senaryolarını gözardı ederek, insan için geçerli olan senaryoyu temel alıyor. Kitabın henüz okumadığım ikinci bölümü ise insandaki cinsiyet ve cinsel kimlik çeşitliliğinden bahsediyor. (Bu arada Roughgarden&#8217;ın, <a href="http://muspetilimler.blogspot.com/" target="_blank">Müspet İlimler blogunun</a> yazarlarından, aynı zamanda bir Evrim Çalışkanı olan Erol Akçay&#8217;ın da  hocası olduğunu ekleyelim!)</p>
<p>Özetle, Darwin evrim kuramını ortaya attığı yıllarda İngiliz edebiyatı bundan nasıl etkilendi, derinden incelemek isterseniz -dili oldukça ağır olan- ilk kitabı, günümüzdeki evrimsel psikoloji kuramlarının popüler kültürde nasıl yer alıp erkeğin yeni bir kimlik ediniş sürecine nasıl etki ettiğini, feminizm ile evrimsel psikoloji arasındaki ilginç tartışmanın ayrıntılarını okumak isterseniz ikinci kitabı, çok daha keyifli bir dile sahip, doğadan ilginç örneklerle dolu, insandaki ve diğer hayvan türlerindeki cinsiyetlere, cinsel kimliklere bakış açınızı değiştirecek, evrim sürecindeki eşeysel seçilime farklı yaklaşımları öğrenmenizi sağlayacak bir kitabı tercih ederseniz de üçüncü kitabı edinmenizi tavsiye edebilirim.</p>
<p>Yazan: <a href="http://www.biyolokum.com">B. Duygu Özpolat</a>.</p>
<p class="addtoany_share_save_container">
    <a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?sitename=Evrim%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Fkanlar%C4%B1&amp;siteurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F&amp;linkname=Evrim%20kuram%C4%B1%20ile%20ilgili%20%C3%BC%C3%A7%20kitap%20incelemesi&amp;linkurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F2009%2F08%2Fevrim-kurami-ile-ilgili-u-kitap-incelemesi%2F"><img src="http://evrimcaliskanlari.org/blog/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Save/Bookmark"/></a>

	</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/08/evrim-kurami-ile-ilgili-u-kitap-incelemesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Douglas Futuyma&#8217;nın sempozyum konuşması &#8211; Türkçe altyazılı</title>
		<link>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/08/douglas-futuymanin-sempozyum-konusmasi-turkce-altyazili/</link>
		<comments>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/08/douglas-futuymanin-sempozyum-konusmasi-turkce-altyazili/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2009 21:29:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>duygu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Etkinlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmalar-Videolar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://evrimcaliskanlari.org/blog/?p=318</guid>
		<description><![CDATA[Bildiğiniz gibi II. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu geçtiğimiz Mayıs&#8217;ta düzenlenmiş ve ünlü biyolog Douglas Futuyma bu sempozyuma konuşmacı olarak katılmıştı. (Hatta kimi Evrim Çalışkanları&#8217;nın eline düşmüş, İstanbul trafiğinde soru yağmuruna tutulmuştu.) Futuyma&#8217;nın sempozyumda yaptığı konuşma Solvideo grubu tarafından çekilmiş ve Üniversite Konseyleri Derneği de video düzenlemesini yapmış. Türkçe altyazılı bu konuşmayı İngilizce bilen bilmeyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bildiğiniz gibi <a href="http://www.evrimsempozyumu.org">II. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu</a> geçtiğimiz <a href="http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/06/ii-evrim-bilim-ve-egitim-sempozyumu-2/" target="_blank">Mayıs&#8217;ta düzenlenmiş</a> ve ünlü biyolog Douglas Futuyma bu sempozyuma konuşmacı olarak katılmıştı. (Hatta kimi Evrim Çalışkanları&#8217;nın eline düşmüş, İstanbul trafiğinde <a href="http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/06/douglas-futuyma-ile-yol-sohbetleri/" target="_blank">soru yağmuruna tutulmuştu</a>.) Futuyma&#8217;nın sempozyumda yaptığı konuşma Solvideo grubu tarafından çekilmiş ve Üniversite Konseyleri Derneği de video düzenlemesini yapmış. Türkçe altyazılı bu konuşmayı İngilizce bilen bilmeyen tüm okurların ilgiyle izleyeceğine eminiz. İyi seyirler.</p>
<p>(Not: Duyduğumuza göre sempozyum konuşmalarının devamı yoldaymış!)</p>
<p><object width="400" height="300" data="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=5973286&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=1&amp;show_byline=1&amp;show_portrait=0&amp;color=&amp;fullscreen=1" type="application/x-shockwave-flash"><param name="allowfullscreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=5973286&amp;server=vimeo.com&amp;show_title=1&amp;show_byline=1&amp;show_portrait=0&amp;color=&amp;fullscreen=1" /></object></p>
<p><a href="http://vimeo.com/5973286"><br />
</a></p>
<p class="addtoany_share_save_container">
    <a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?sitename=Evrim%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Fkanlar%C4%B1&amp;siteurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F&amp;linkname=Douglas%20Futuyma%26%238217%3Bn%C4%B1n%20sempozyum%20konu%C5%9Fmas%C4%B1%20%26%238211%3B%20T%C3%BCrk%C3%A7e%20altyaz%C4%B1l%C4%B1&amp;linkurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F2009%2F08%2Fdouglas-futuymanin-sempozyum-konusmasi-turkce-altyazili%2F"><img src="http://evrimcaliskanlari.org/blog/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Save/Bookmark"/></a>

	</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/08/douglas-futuymanin-sempozyum-konusmasi-turkce-altyazili/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Douglas Futuyma ile Yol Sohbetleri</title>
		<link>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/06/douglas-futuyma-ile-yol-sohbetleri/</link>
		<comments>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/06/douglas-futuyma-ile-yol-sohbetleri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Jun 2009 16:02:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>duygu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://evrimcaliskanlari.org/blog/?p=208</guid>
		<description><![CDATA[İnsan İstanbul trafiğine hergün sövse az. Fakat o adını hep duyduğunuz, kitaplarını okuduğunuz ünlü biyolog ile aynı arabada bulunup, trafik sayesinde uzun uzun sohbet etme şansı yakaladığınızda, eminiz siz de Uygar Polat gibi hayatınızda belki de ilk kez İstanbul trafiğine müteşekkir olurdunuz. Aşağıdaki yazının konusu olan sohbete sebep olduğu için biz müteşekkiriz&#8230; Her zamanki gibi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>İnsan İstanbul trafiğine hergün sövse az. Fakat o adını hep duyduğunuz, kitaplarını okuduğunuz ünlü biyolog ile aynı arabada bulunup, trafik sayesinde uzun uzun sohbet etme şansı yakaladığınızda, eminiz siz de Uygar Polat gibi hayatınızda belki de ilk kez İstanbul trafiğine müteşekkir olurdunuz. Aşağıdaki yazının konusu olan sohbete sebep olduğu için biz müteşekkiriz&#8230; Her zamanki gibi, keyifle okuyacağınızdan şüphemiz yok.</p></blockquote>
<p><img class="alignnone" src="http://lh5.ggpht.com/_aROi2wnth1A/SiM6tME5CMI/AAAAAAAADJ4/eYqS9ZH3Wak/s800/n640220277_2617709_1938130.jpg" alt="" width="604" height="453" /></p>
<p>Ünlü evrimsel biyolog Douglas Futuyma, Evrim Çalışkanı İstem Fer’in blogumuz için kaleme aldığı <a href="http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/06/ii-evrim-bilim-ve-egitim-sempozyumu-2/" target="_blank">yazıdan da</a> hatırlayacağınız üzere, 2. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu kapsamında bir sunum yapmak üzere Türkiye’ye geldi. Kendisi Stony Brook Üniversitesinde ekoloji ve evrim profesörü, evrim hakkında çok sayıda popüler ve teknik kitabın yazarı ve evrim eğitimi hakkında önemli fikirleri olan biri (zaten sunumunun konusu da buydu). Sempozyumun bitiminde kendisini oteline arabayla bırakma görevi bana ve İstem’e düştü. Boğaziçi Uçaksavar Kampüsünden Taksim’deki oteline kadarki yoğun trafikte kendisini sorularımızla terlettik fakat o hiç rahatsız olmuyormuşcasına bize oldukça sıcak ve samimi cevaplar verdi (ilaveten kendisiyle yaptığımız kısa bir video röportajı da çok yakında <a href="http://www.evrimsempozyumu.org" target="_blank">sempozyumun web sitesinde</a> yayınlanacak). Konuşmalardan aklımızda kalanları blog için derledik.</p>
<p>&#8211;Konuşma için birkaç gün öncesinden Türkiye’ye gelen Futuyma ve bir arkadaşı, bu süre zarfında bir araba kiralayıp Pamukkale ve İzmir’i gezmişler. Buralardan oldukça övgüyle söz ettiler.</p>
<p>&#8211;Türk şoförlerini oldukça iyi bulduklarını, hepsinin kurallara azami ölçüde dikkat ettiğini söyledi (biz de inanamadık, dalga geçiyor sandık, ama değil!) Yollarımız da birinci sınıf imiş.</p>
<p>&#8211;Yolculuk esnasında bi ara ön cama doğru eğilip, ardından da yan camdan dışarı kafasını uzatarak, elektrik tellerinde oturan bir kuşun türünü tespit etti ve endemik olmadığını söyledi (buradan devletimizi göreve çağırıyorum! Yabancı kuşlar ülkemizin tellerini parsellemişler!).</p>
<p>&#8211;Kendisi anladığım kadarıyla profesyonel bir kuş gözlemcisi, zira İstanbul’da geçirdiği bir gününün yarısını Belgrad Ormanında kuş gözlemlemeye ayırdı. Bir adet de gayet şık dürbünü var, yanından hiç ayırmadığı sırt çantasında taşıyor.</p>
<p>&#8211;Evrimle ilgili ilk kitabını Reagan’ın başkan seçilmesiyle, inandığı değerlerin eriyip gittiğini düşünmesi üzerine yazmış.</p>
<p>&#8211;Bush’tan nefret ediyor, bunu yumruklarını sıka sıka, damarlarını çıkara çıkara anlattı.</p>
<p>&#8211;Obama’dan çok ümitli, hayatımda gördüğüm en iyi başkan, sürekli bir yenilik, değişim peşinde, bilimsel mevkilere yaptığı atamalar süper diyor.</p>
<p>&#8211;Irak işgalinin Müslüman ülkelerde ABD’nin imajını zedelediğini duyduğunu, bunun aslının olup olmadığını soruyor, şevkle evet doğrudur diyoruz, zaten hiçbir zaman popüler olmayan ABD’nin iyice gözden düştüğünü anlatıyoruz.</p>
<p>&#8211;Türkiye’nin aslında anayasal olarak laik olduğunu hatırlattığımda Atatürk’ten laf açılıyor, “ülkede her yerde resimlerini gördüm, hakkında anlatılanları dinledikçe bunun nedenini kesinlikle anlıyorum” diyor, çok seviliyor olmalı diyor. Atatürk’ün devleti kurarken ABD anayasasından etkilenip etkilenmediğini soruyor, lafı değiştirip “o değil de Medeni Hukukumuz İsviçre’den” diyoruz (bir işe yarayacağını biliyodum Vatadandaşlık Bilgisi dersi!).</p>
<p>&#8211;Kasım’da İTÜ’de düzenlemeyi çalıştığımız DarwinFest’e çağırmayı umduğumuz (fakat sonuç alamadığımız), Stony Brook’taki halefi Massimo Pigliucci hakkındaki fikirlerini soruyoruz, uzunca kariyerinden, yeni işinden (çiçeği burnunda bir filozof kendisi) bahsediyor “gayet yerinde bir seçim olurdu festival için” diyor.</p>
<p>&#8211;Alanın önde gelen evrimci biyologlarından biri olduğu için, Dawkins’in başını çektiği biliminsanlarının organize dinleri yüksek sesle eleştirmesi hakkında ne düşündüğünü sordum. Dawkins’in söylediklerine büyük ölçüde katıldığını (Tanrı Yanılgısı’nı okumuş) fakat üslubunu çok sorunlu bulduğunu söyledi. Kendisinin de uzun süredir herhangi bir dini inancı olmadığı halde, başka insanların bu hassas konudaki duygularını rencide etmenin mantıklı olmadığını, bu tavrın kararsız insanları bile iteceğini ve kutuplaşmalara neden olacağını söyledi.</p>
<p>&#8211;Buna rağmen dinlerin yol açtığı problemlerin (karşılıklı saygı çerçevesi içinde) tartışılması gerektiğini düşünüyor. Özellikle ateistlerin marjinalize edilmeyi reddetmelerinin ve seslerini duyurmaları gerektiğini düşünüyor.</p>
<p>&#8211;Stephen J. Gould’un NOMA’sıyla (non-overlapping magisteria) hemfikir: din ve bilim birbirlerine karışmamalılar diyor. Bilimin hakkında söz söyleyemeyeceği (ahlak gibi) pek çok alanın olduğunu ve dinlerin bu konulardaki işlevlerinin önemli olduğunu düşünüyor. (Bu noktada sert bir frenle arabayı sağa çekip, “hadi canım, şuradan 98’e bindin mi dört durak sonra Taksim’desin, hadı hayatım” dememek için kendimi zor tutuyorum, masmavi gözlerinde kendimi kaybediyorum)</p>
<p>&#8211;Amerika’daki ateist hareketinden de haberdar. Sam Harris ve Daniel Dennett’i okumamış ama Christopher Hitchens’in Dawkins’ten daha etkili bir savunucu olduğunu düşünüyor (ki bu ilginç, zira Hitchens dörtlünün en “saygısız”ı).</p>
<p>&#8211;Din (eleştirisi) konusunda uzlaşamayacağımızı anlayınca biraz da biyoloji diyor ve Pigliucci’nin başını çektiği “<a href="http://www.evrimcaliskanlari.org/files/postmodernevolution.pdf" target="_blank">extended evolutinary synthesis</a>” mefhumuna nası baktığını soruyorum. Modern Sentez’de şu anki kabullerimizle açıklamamızın mümkün olmayacağı herhangi bir olguyla karşılaşmadığını, dolayısıyla bu (ve benzeri) önerilen mekanizmaların, iddia edildiği gibi bir devrim yaratmayacağını, Sentez’e ilerleyen senelerde önemli ilaveler yapılacaksa bile ana hatların fazlasıyla sağlam olduğunu düşündüğünü söylüyor.</p>
<p>&#8211;<a href="http://users.ox.ac.uk/~grafen/cv/fdpmidterm.pdf" target="_blank">Şu makalenin</a> verdiği gazla “evrimci kuramlar yeterince matematiksel değil, ne dersin kankitsu?” diyorum “çok haklısın” diyor “ben bunu evrimci arkadaşlara ileteyim” diyor. (ikincisini demiyor tabi.)</p>
<p>&#8211;Gen/grup seçilimi tartışmasındaki fikirlerini sorunca derin bir nefes alıp adeta “hey dostum böyle çapraz sorguya çekileceğimi bilseydim gelmezdim hiç” diyor. Williams ve Maynard-Smith’in temellerini attığı gen merkezli fikirlerin geçerli olduğunu, yakın arkadaşı E. O. Wilson’un grup seçilimi modellerinin pekala akraba seçilimi (kin selection) ile açıklanabileceğini ve bu haliyle grup seçiliminin problematik olduğunu söylüyor.</p>
<p>&#8211;Bu noktada artık Taksim’in göbeğindeki oteline varmak üzereyiz ve ben “peki ya epigenetik?” diyorum, “hmm bunun en kısa cevabı bile uzun, herkes bana bunu soruyor, neden yahu?” diyor, “e ama dostum alışıldık kalıtım kurallarını zorlarmış gibi gözüküyor, lamarkçı adeta” diyorum “ne lamarck mı, canın sağolsun!” diyor. Otele vardığımız halde kaldırıma park edip sohbete devam ediyoruz. Biyolog olmadığım için detaylarını anlamadığım bir örnekle özetle “bu konu daha çok yeni, daha fazla deney yapmak lazım, yakın zamanda kokusu çıkar. Ama DNA tabanlı evrimsel modellere çok ciddi bir eklenti olduğu ortaya çıkarsa çok şaşırırım” diyor.</p>
<p>&#8211;Vedalaşırken tekrar gelmesini diliyor, Taksim’in hengamesinde zıt yönlere doğru uzaklaşıyoruz ve meşhur Douglas Futuyma’yla uzunca bir sohbet etmiş olmanın verdiği gerçeküstülük bir anda bünyelerimize dank ediyor, aptal aptal gülümsüyoruz.</p>
<p>Yazan:<a href="http://nodrylight.wordpress.com" target="_blank"> Uygar Polat</a></p>
<p><em>Not: Bu yazıda Futuyma&#8217;ya dini konularda sorulmuş sorular ve yapılan yorumlar Uygar Polat&#8217;ın kişisel soruları ve yorumlarıdır ve Evrim Çalışkanları&#8217;nın konu hakkındaki tavrı olarak algılanmamalıdır. </em></p>
<p class="addtoany_share_save_container">
    <a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?sitename=Evrim%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Fkanlar%C4%B1&amp;siteurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F&amp;linkname=Douglas%20Futuyma%20ile%20Yol%20Sohbetleri&amp;linkurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F2009%2F06%2Fdouglas-futuyma-ile-yol-sohbetleri%2F"><img src="http://evrimcaliskanlari.org/blog/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Save/Bookmark"/></a>

	</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/06/douglas-futuyma-ile-yol-sohbetleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Daniel Dennett</title>
		<link>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/03/daniel-dennett/</link>
		<comments>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/03/daniel-dennett/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2009 18:16:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>duygu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim ve Felsefe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://evrimcaliskanlari.org/blog/?p=145</guid>
		<description><![CDATA[Amerikalı filozof Daniel C. Dennett felsefe alanında devrim yaratan görüşleri ve kitapları ile tanınıyor. Darwin Yılı 2009 kutlamaları kapsamında Dennett, 10 Nisan&#8217;da Sabancı Müze&#8217;sinde Darwin&#8217;le ilgili bir konferans verecek (ayrıntılar için soldaki resme de tıklayabilirsiniz). Bu semineri fırsat bildik; aramızdan bir Evrim Çalışkanı (Uygar Polat) sizler için Dennett hakkındaki bu harika yazıyı hazırladı. Felsefenin önemli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.denizcemonduygu.com/poster1-orta.jpg" target="_blank"><img class="alignleft" src="http://www.denizcemonduygu.com/poster1-orta.jpg" alt="" width="118" height="167" /></a></p>
<h5><em>Amerikalı filozof Daniel C. Dennett felsefe alanında devrim yaratan görüşleri ve kitapları ile tanınıyor. Darwin Yılı 2009 kutlamaları kapsamında Dennett, 10 Nisan&#8217;da Sabancı Müze&#8217;sinde Darwin&#8217;le ilgili <a href="http://www.sabanciuniv.edu/tgd/eng/DarwinandBeyond.html" target="_blank">bir konferans verecek</a> (ayrıntılar için soldaki resme de tıklayabilirsiniz). Bu semineri fırsat bildik; aramızdan bir Evrim Çalışkanı (<a href="http://nodrylight.wordpress.com/" target="_blank">Uygar Polat</a>) sizler için Dennett hakkındaki bu harika yazıyı hazırladı. Felsefenin önemli sorularına da değinen bu yazıyı keyifle okuyacağınızdan eminiz.<br />
</em></h5>
<p><em><br />
</em></p>
<blockquote><p>&#8220;Herhangi birisinin aklına gelmiş en iyi fikir için bir ödül verecek olsaydım Darwin’e verirdim, Newton’un, Einstein’in ve herkesin önünde. Doğal seçilimle evrim fikri, tek bir hamlede hayat, anlam ve amaç düzlemlerini, uzay ve zaman, sebep ve sonuç, mekanizma ve fiziksel yasa düzlemleriyle birleştirdi.&#8221;</p></blockquote>
<p>Zihin felsefesi, felsefenin en eski dallarından biri.. Felsefenin kendisinin kökenlerinin, ilkel formlarda da olsa ne kadar eskilere dayandığını düşününce, bu alt dalın insanın düşünsel yapısını ne kadar uzun süredir meşgul etmiş olduğu daha iyi anlaşılıyor. İnsan zihninin doğası, her birimizin kendi zihnimizle doğrudan temas halinde olmamız sebebiyle hakkında kafa yorulması kolay, fakat açıklayabildiğimiz kadarıyla doğanın maddesel kuvvetleriyle bağdaşan tatminkar ve objektif bir resminin çizilmesi oldukça zor bir konu. Platon, Aristo, Parmenides, Spinoza, Descartes, Hume, Kant, Wittgenstein ve daha pek çok dehanın kafa yorup da nihayetlendiremediği bir mesele. Konunun ana açmazı olan “zihin-beden sorunu”nu (“mind-body problem”) biraz yakından inceleyince ortada neden çözülmesi imkansızmış gibi duran bir mesele olduğu net olarak görülebilir.</p>
<p>Temel sorun şu: beyin gibi tamamen mekanistik ögelerin etkileşmesiyle çalışan nesnel bir organda nasıl olur da dış dünyaya dair öznel temsiller yer bulabilir? Varlıklarını ve çalışma prensiplerini objektif olarak gözlemlediğimiz nöronlar, sinapslar, aksonlar, elektrik impulsları, kişiden kişiye değişen subjektif deneyimlere nasıl neden olabilir? Pembe bir uçurtma gördüğümüz zaman, “pembelik” beyinde nasıl gerçekleşir? Nasıl ortaya çıkar, nasıl kişinin benliğinin kullanımı için hazır hale getirilir ve nasıl algılanır? (Peki kişinin “benliği”, tüm bu algıların toplamından bağımsız, süreci anlamlı kılan bir nevi merkezi otorite midir? Bu nasıl mümkün olabilir?) Pembeliğe dair uçurtmanın kendisinden gelen içkin bir özellik mi vardır, yoksa pembelik bakan gözde, kişinin zihninde midir? Pembe bir uçurtmaya bakan birinin beynini dışarıdan incelediğimizde bizim gördüğümüz ve bilimin konusu olan faaliyetler ile, o kişinin hissettikleri nasıl bağdaştırılabilir?</p>
<p>Zihin-beden sorunu bu. Bu soruların sebep olduğu açmaz o kadar derin ki, tüm bunların bir anlam kazanabilmesi için sürecin bir noktasında büyülü bir şeylerin olması gerekirmiş gibi duruyor. Bilim ve felsefedeki kimi sorunların, eğer onlar yeterince büyük ve zihin bulandırıcı iseler, eşdeğer ölçüde büyük ve zihin bulandırıcı, ve genelde toplumların halihazırda kabul ettiği gerçeklerle büyük oranda örtüşen, fakat daha ileri düzey sorgulamaların ağırlığını kaldıramayacak çözümlerle yanıtlanmaya çalışılmaları tarih boyunca oldukça sık rastgeldiğimiz bir durum. Zihin-beden sorununa da yüzyıllar önce verilmiş tam da böylesi bir yanıt var: dualizm. Batı’da ilk olarak Descartes ile önemli bir fikir akımı haline geldiği için Kartezyen Dualizmi olarak da anılıyor, özetle şöyle: Zihin-beden sorunu, doğada var olduğu gözlemlenen mekanizmalarla nesnellikle öznelliği bir araya getirmeye çalıştığı için aşılamaz gibi duran bir sorun. Dualizme göre ise zihin-beden sorunu, ancak doğada tek bir tür töz (substance) olduğunu varsayarsak bir sorundur. Eğer biz birden çok tözün varlığını kabul edersek sorunu çözümünde önemli bir yol katetmiş oluruz. Beynin mekanistik bileşenlerinden zihnin nasıl ortaya çıktığını bulmaya çalışmak bir hatadır zira maddi töz ile zihinsel töz birbirinden bağımsızdır ve birbirlerine indirgenemezler. Daha nüanslı versiyonları ortaya sürülmüş olsa da, dualizmin temel prensibi bu.</p>
<div class="wp-caption alignleft" style="width: 226px"><img src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/35/Descartes_mind_and_body.gif" alt="" width="216" height="266" /><p class="wp-caption-text">Dualizm</p></div>
<p>Bunun neden cezbedici bir fikir olduğunu görebiliyoruz, hem Batı’da yaygınca kabul gören ruh mefhumuna direkt bir gönderme yapıp ona kredibilite kazandırıyor (Doğu’dakiler ise aynı soruna bakıp, ruhu reddetmekle kalmamış, benliğin bir ilüzyon olduğu sonucuna varmışlardır yüzyıllar önce. Bu fikirler Batı felsefesine ise ancak 19. yy filozoflarından Schopenhauer’in çabalarıyla girmiştir ve modern bilişsel bilim camiasındaki en yaygın kabul gören akımlardan biridir), hem de elimizdeki oldukça büyük soruna olası bir çözüm sunuyor. Ne var ki dualizm çözdüğünden daha büyük sorunları beraberinde getirir. İlk olarak, böylesi ikinci bir tözün varlığına dair, ortaya atıldığı 300 yılı aşkın süreden beri, herhangi bir pozitif kanıt bulunabilmiş değil. Tüm araştırmalar ve kanıtlar doğanın tek ve maddi bir tözden oluştuğunu gösteriyor. Dolayısıyla doğada böyle bir etkinin olduğunu varsaymak için herhangi bir nedenimiz yok. Bu dualizmin bilimsel açmazı. İkincisi, böylesi iki farklı töz gerçekten varolsaydı bile, nasıl etkileşirlerdi? Etkileşilerse birbirlerinden nasıl ayırt edilebilirlerdi? Tanım gereği birbirinden bağımsız ve birbirine indirgenemez olan bu iki etki, nasıl bir araya gelip insan zihnini mümkün kılabilirdi? Descartes bu etkileşimin beyindeki pineal gland’de olabileceğini düşünmüştü. Ama bu cevabın doğru olamayacağı aşikar, zira pineal gland, diğer tüm beyin elemanları gibi, maddi dünyanın bir parçası. Maddi dünyanın etkilerinden muaf olamayacağı gibi, potansiyel bir maddeötesi etkiden de etkilenmesi, tanım gereği, mümkün değil. Bu da dualizmin felsefi açmazı. Bu iki mutlak açmaz sebebiyle de, günümüzde bilim ve felsefe çevrelerinde dualizmin neredeyse hiç savunucusu kalmamış durumda.</p>
<p>Ne yazık ki konuya kafa yoran kişiler arasındaki mutabakat bu noktada sona eriyor. Herkes dualizmin yanlış olduğunda, yani (eğer erişilebilir ise) cevabın maddi olguların incelenmesinin ardında yattığında hemfikir, ama çözümün ne olduğu konusunda neredeyse kişi sayısı kadar farklı görüş var. Konunun bilimsel yöntemle asla çözülemeyeceğini söyleyen “mistik”lerden tutun (ki Noam Chomsky, Steven Pinker, Colin McGinn gibi oldukça mühim şahsiyetler dahil bu gruba), bilimin pekala bu sorunu da açıklığa kavuşturabileceğini düşünen fakat bunu nasıl yapacağı konusunda uzlaşamayan diğer tüm akımlara kadar, ziyadesiyle dallanıp budaklanmış, çözüme Antik Yunan’lılardan daha yakın olmadığımız izlenimi verecek kadar geniş bir görüş spektrumu ile karşı karşıyayız. Zihin felsefesi tarihi, konunun karanlık felsefi koridorlarında dolanırken bölüm sonu canavarına yem olan nice yiğitlerle dolu..</p>
<div class="wp-caption alignleft" style="width: 260px"><img src="http://paginasdefilosofia.files.wordpress.com/2008/11/daniel-dennett.jpg" alt="" width="250" height="333" /><p class="wp-caption-text">Daniel Dennett</p></div>
<p>Parıldayan bir istisna hariç: <strong>Daniel Dennett</strong>. Kendisi Boston’daki Tufts Üniversitesinde felsefe profesörü ve yine aynı üniversitedeki Bilişsel Çalışmalar Merkezi’nin eşbaşkanı. Zihin felsefesi literatüründeki başyapıtlardan biri olarak kabul edilen “Consciousness Explained” (“Bilinci Açıkladım Agalar”) yazarıdır. Nasıl açıkladığı bu yazının konusu olamayacak kadar detaylı ise de, açıklarken kullandığı yöntemler, özellikle felsefesini bilimle sentezlerken özen gösterdiği hassaslık ve bu ikisinin karşılıklı etkileşimi önemlidir. Lehinde olsun olmasın, dönen tartışmalarda, yazılan kitaplarda, yazılmasının üzerinden geçen 18 yıla rağmen, bu kitaba sürekli göndermeler yapılır. Bunun en önemli sebeplerinden biri Dennett’in, akıcı ve zarif üslubuyla, anlaşılması zor fikirleri en basit halleriyle, çoğu zaman “intuition pump” ismini verdiği, kavrayış kolaylığı sağlayan benzetmeleriyle okurun karşısına koyup, her adımda bu zor problemi nasıl alaşağı edeceğini net olarak göstermesidir. Örneğin, alana önemli katkılarından biri olan “Cartesian Theater” (Kartezyen Tiyatrosu) benzetmesiyle, Kartezyen Dualizmini reddeden çoğu filozofun detaylıca incelenmemiş fikirlerinin aslında neden dualizmin bir türüne gereksinim duyduğunu göstererek eksikliklerini göstermiştir. Bir başka örnekte yine felsefi bir baş ağrısı olan “qualia” (deneyimin öznel karakteri, ör: kırmızının kırmızılığı) kavramının neden yanlış varsayımlar sonucu bir sorun olarak karşımıza çıktığını tane tane, sadece filozofların değil bilimadamlarının da cephanesindeki tüm silahları kullanarak eleştirmiştir (kişisel fikrim: yerle bir etmiştir). Bu çok çarpıcı bir özellik, zira konular detaylandıkça, kişinin (yazarın) her adımını çok dikkatli seçmesi ve zihin-beden problemiyle uğraşırken çok cazip bir tuzak olan kendini bir şeyin sezgisel doğruluğuna ikna etmekten kaçınması ve fikrindeki felsefi/bilimsel sorunları tespit etmesi her filozofun yapabildiği bir şey değil.</p>
<p>Dennett’i meslektaşları arasında farklı kılan nokta da bu, bilime olan ilgisi ve felsefesinin temellerini her daim bilimsel bulgularla çapraz kontrole tabi tutması. 21. yy felsefesinin, geride bıraktığımız yüzyıllardan alması gereken tek bir ders varsa, varoluşa dair aranan cevaplarda bilimsel olgulara sırtımızı dönmenin kötü bir fikir olduğudur. Sadece düşünme ve akıl yürütmeyle felsefenin önemli sorularına yanıtlar bulunabileceği düşüncesi, Yunan’lılar ile zirve yapan, Kant ile önemli bir darbe yiyen, günümüzde ise, objektif gerçekliğin en çılgın rüyalarımızdan bile daha çılgın olduğunun ortaya çıkması nedeniyle, terk edilmeye başlanan bir bakış açısı. Bu yüzden biyoloji felsefesi, mühendislik felsefesi, ekonomi felsefesi gibi uygulamalı felsefe alanları gün geçtikçe yaygınlaşıyor, yaygınlaşmalı. Gelecekteki felsefi düşüncenin de, saygınlığını koruyabilmek ve cevap arayışlarında insanlığa faydalı olmak adına, bu yakınsamaya ayak uydurması gerekiyor. Modern bilişsel bilimlerin getirdiği yardım ve sağladığı kolaylıklar olmadan da zihin-beden sorununu çözmek olası görünmüyor.</p>
<p>Genel olarak bilimin her alanında üstad seviyesinde bilgili olan Dennett’in, özel olarak, yazının başındaki alıntıdan da anlayacağınız üzere Darwin’e ve doğal seçilim fikrine bitmek tükenmek bilmeyen bir hayranlığı var, ki bu yüzden başka bir meşhur Darwinci olan Stephen J. Gould kendisini “kökten Darwinci” olarak tanımlamıştır.. Dennett insan zihnini oluşturan sürecin Darwinci süreçler olduğu fikrinde ısrar etmiştir. Bu tabii benim diyen bilimadamının karşı çıkmaktan çekineceği bir görüş, fakat bu sorgulamayı Dennett kadar detaylıca yapıp ölümüne takip eden ve Darwinci seçilimin tüm yaptırımlarını layıkıyla takdir eden ikinci bir filozof bulmak zor. Örneğin yakın arkadaşı Richard Dawkins ile popülerlik kazanan Memetik teorisini ve “meme”lerin Darwinci seçilimini bilinç savunusunun temeline koyarak cesur ama teorik zemini sağlam bir hamlede bulunmuştur.</p>
<p>Felsefenin diğer bir önemli sorunu olan özgür irade hakkında da iki kitap (“Elbow Room” ve “Freedom Evolves”) yazmıştır ve sonuçta, pek çok meslektaşının aksine, özgür iradenin varolduğunda karar kılmıştır. “Darwin’s Dangerous Idea” kitabında Darwin sevgisini alabildiğince serbest bırakmış, kozmolojiden yapay zekaya, mühendislikten dinlere, adamcağızı ilişkilendirmediği alan kalmamıştır. Douglas Hofstadter ile editörlüğün yaptığı “The Mind’s I”, zihin felsefesine ilgi duyanlar için başlangıç seviyesinde çok tatlı bir kitaptır. Muhtemelen kaleme aldığı en tanınan makalesi “<a href="http://www.bilissel.net/tercume-neredeyim01.htm" target="_blank">Neredeyim?</a>”dir (Türkçe!). “<a href="http://ase.tufts.edu/cogstud/papers/selfctr.htm" target="_blank">The Self as a Center of Narrative Gravity</a>”, “<a href="http://ase.tufts.edu/cogstud/papers/RoboMaryfinal.htm" target="_blank">What RoboMary Knows</a>” ve “<a href="http://edge.org/3rd_culture/dennett06/dennett06_index.html" target="_blank">THANK GOODNESS!</a>” kişisel favorilerimdir (İngilizce). Tüm makalelere <a href="http://ase.tufts.edu/cogstud/incpages/publctns.shtml" target="_blank">bu adresten</a> ulaşılabilir.</p>
<p>Ilımlı bir ateisttir. “Yeni Ateistler” veya “Dört Atlı” olarak adlandırılagelen (Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Dennett) ve dinleri yüksek sesle eleştiren grubun en yumuşak başlısı ve alttan alanıdır. Buna rağmen kalp krizi geçirdiğinde kendisi için dua ettiğini söyleyen arkadaşlarına “keçi de kurban ettiniz mi?” demekten geri kalmamıştır (yukarıdaki “THANK GOODNESS!” makalesinde). “Brights” isimli, memlekette hala fazla tanınmadığı için tırnak işaretleri içerisinde yazmanın gerekli olduğu, batı coğrafyasında ise yavaş yavaş momentum kazanan alternatif bir özgür düşünce (freethinkers) topluluğunun en tanınan üyelerindendir. Dinler hakkındaki görüşlerini 2006 tarihli “Breaking The Spell: Religion as a Natural Phenomenon” kitabında özetlemiştir. Okullarda tüm dinlerin gelenek ve öğretilerinin müfredat kapsamına alınması gerektiğini savunmaktadır. W. V. Quine ve Gilbert Ryle’ın öğrencisidir. Boston Red Sox taraftarıdır. Teknecilik, heykeltraşlık hobileri arasındadır. Uzaktan Şirin Baba’yı, yakından tarihin yazdığı en önemli dehalardan birini andırır.</p>
<p>Veeee kendisi 10 Nisan 2009’da konuşma yapmak üzereye Türkiye’ye geliyor! Sakıp Sabancı Müzesinde saat 16.00’da. Normalde kitap imzalatmaya kategorik olarak karşı olmak gibi sudan bir prensibim vardır, ama bu prensibi Dennett dedeye kitap imzalatmanın bir seçenek olmadığı bir gerçeklikte edindiğim için bu seferlik tabii ki bir istisna yapacağım, hatta envanterimi şimdiden hazırladım, 7 kitap + 2 favori makale:</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://lh6.ggpht.com/_aROi2wnth1A/Scr7cOMD7qI/AAAAAAAAC2U/9uClqmhUyl4/s400/dennett%20uygar.jpg" alt="" /></p>
<p>Yazan: Uygar Polat</p>
<p class="addtoany_share_save_container">
    <a class="a2a_dd addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save?sitename=Evrim%20%C3%87al%C4%B1%C5%9Fkanlar%C4%B1&amp;siteurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F&amp;linkname=Daniel%20Dennett&amp;linkurl=http%3A%2F%2Fevrimcaliskanlari.org%2Fblog%2F2009%2F03%2Fdaniel-dennett%2F"><img src="http://evrimcaliskanlari.org/blog/wp-content/plugins/add-to-any/share_save_171_16.png" width="171" height="16" alt="Share/Save/Bookmark"/></a>

	</p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://evrimcaliskanlari.org/blog/2009/03/daniel-dennett/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

