III. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu

Bilimsel Düşüncenin Yaygınlaşması için:
III. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu

Doğadaki canlı çeşitliliği, ortak mekanizmalar, genetik yapıdaki süreklilik gibi birçok süreci ve olguyu açıklayan evrim kuramı bugün halk sağlığı, tarım, çevrenin korunması gibi farklı alanlarda uygulama yeri buluyor. Fosil bilimdeki buluntulardan moleküler genetiğin verilerine kadar birçok farklı bulgu evrim kuramı sayesinde insanın doğadaki yerine ışık tutuyor.

Bilim dünyasında bu kadar önemli ilerlemeler yaratan ve ana kuramlardan biri olan evrim kuramı ülkemizde bilim düşmanı çevreler tarafından durmaksızın tahrip edilmeye çalışılıyor. Yıllar içerisinde evrim kuramının müfredattaki içeriğinin azaltılmasının ötesinde, bugün öğretimini engellemek için derslerinde evrimden bahseden öğretmenler hakkında soruşturma açılması olağanlaşmış durumda. Evrim kuramını reddeden bilim dışı yaklaşım resmi kanallardan destek aldıkça, sahte fosil sergileri açanlar üniversitelerde boy gösterme cüreti buluyor. Gerici düşünce, toplumun aklını kuşatmak için üniversiteyi ve bilimi tahakkümü altına almaya uğraşıyor.

Biz, bu ülkenin bilim insanları olarak evrim kuramına ve bilimsel düşünceye su gibi, hava gibi ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Aydınlık fikirler ve üretken bir topluma yönelik atılan önemli adımlardan birinin Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumları olduğunu bilerek, bu çabanın gelenekselleşmesi isteğiyle üçüncüsü için yola koyuluyoruz.

Evrim kuramının öğretilmesi ve evrim alanındaki çalışmaların yaygınlaşması amacıyla 17-18 Aralık 2011 tarihinde gerçekleşecek olan III. Evrim, Bilim ve Eğitim Sempozyumu’na tüm akademisyenler, öğretmenler, öğrenciler ve halkımız davetlidir.

ÜNİVERSİTE KONSEYLERİ DERNEĞİ

BİLİM KURULU:

Prof. Dr. Aslı Tolun – Boğaziçi Üniversitesi

Prof. Dr. Ayhan Sol – ODTÜ

Prof. Dr. Aykut Kence – ODTÜ

Doç. Dr. Cemal Ün – Ege Üniversitesi

Öğr. Gör. Dr. Devrim Güven – Boğaziçi Üniversitesi

Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy

Prof. Dr. Füsun Gümüşel – Gebze Yüksek Teknoloji

Prof. Dr. H. Hüseyin Başıbüyük – Cumhuriyet Üniversitesi

Prof. Dr. İzge Günal – Dokuz Eylül Üniversitesi

Prof. Dr. Mahinur Akkaya – ODTÜ

Prof. Dr. Mehmet Özdoğan – İstanbul Üniversitesi

Prof. Dr. Nezhun Gören – Yıldız Teknik Üniversitesi

Doç. Dr. Oğuz Altungöz – Dokuz Eylül Üniversitesi

Öğr. Gör . Dr. Özgür Taşkın – Ondokuz Mayıs Üniversitesi

Yrd. Doç. Dr. Raşit Bilgin – Boğaziçi Üniveristesi

Prof. Dr. Serdar Demirgören – Ege Üniversitesi

Yrd. Doç. Dr. Serhat İrez – Marmara Üniversitesi

Yrd. Doç. Dr. Şenay Vural Korkut – Yıldız Teknik Üniversitesi

Prof. Dr. Yaman Örs – Akdeniz Üniversitesi

Prof. Dr. Yılmaz Çamlıtepe – Trakya Üniversitesi

Yrd. Doç. Dr. Zeki Apaydın – Ondokuz Mayıs Üniversitesi

Share/Save/Bookmark

Su Piresinin Çevreye Duyarlı Genomu

Su piresi Daphnia pulex ekolog ve evrimcilerin baştacı organizmalar arasındadır. On yıllardır canlıların ekolojik değişime verdikleri tepkiler, eşeyli üremenin evrimi, popülasyonlar arasında göçün etkileri gibi konularda biyologların başlıca araştırma modellerinden biri olmuştur. Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan su piresinin genomu, bu canlının genomunda 30 bin gen taşıdığını gösterdi – insanın 1,5 katı! Yapılan çalışmalar, bu bol genli genomun kopyalanma yoluyla nasıl evrildiğini aydınlatıyor.

Su pireleri ıstakoz ve karideslerin cüce akrabaları olan saydam kabuklulardır. Latince isimleri Daphnia (Defne) olan bu hayvanların boyları 1 ila 5 mm arasında değişir. Su pireleri aslında çevremizde sıkça rastlanan bir türdür. Dünyanın her tarafinda, parklardaki havuzlardan büyük göllere kadar her türlü su birikintisinde yaşarlar, mikroskobik havyan ve yosunları yiyerek beslenirler.

Su pirelerinin çok sayıda özelliği onları deneylerde kullanmaya müsait kılmıştır. Küçük olmaları ve hızlı üremeleri, laboratuarda kolayca barındırıp farklı koşullara tepkilerini ölçmeye ve nesiller boyu gözlem gerektiren evrimsel değişimleri kısa sürelerde gözlemlemeye olanak verir. Su pireleri ayrıca, her bir bireyin çevredeki değişimlere karşı ani tepkiler verme, örneğin vücutlarını yeni şekillere sokma yetenekleriyle de tanınırlar. Bu özellikler, su pirelerini biyoloji ve ekolojinin başlıca model organizmaları arasına sokmuştur. Bu yazıda da, su pireleriyle yapılan bazı güncel çalışmaları tanıtacağız.

40 yıl boyunca parazitle birlikte evrim

Son yıllarda su pireleri kullanılarak yapılan en çarpıcı araştırmalardan biri, su pirelerinin ve onların içinde üreyen bir tür parazitin birlikte evrimlerini (eş-evrimlerini) belgeleyen bir çalışmadır (http://www.nature.com/nature/journal/v450/n7171/full/nature06291.html). Bu çalışmada araştırmacılar, bir gölün farklı yıllara ait katmanlarını kazarak, ‘uykuya yatmış’ (diyapoz) su piresi yumurtaları ve parazitler çıkardılar. Bunları kullanarak, farklı dönemlere ait su pirelerinin, önceki ve sonraki dönemlere ait parazitlerden nasıl etkilendiğini incelediler.

Sonuçlar, su piresi popülasyonunda parazitlere karşı birkaç yıl içinde dahi direnç evrilebildiğini gösterdi. Örneğin 1980′e ait parazitler 1980 yılının pirelerini hasta ederken, 1982′nin su pirelerini etkileyememekteydi. Buna karşın parazitler de nesiller boyu evrilerek su pirelerini hasta edecek yeni özellikler geliştirmişlerdi. 39 yıllık bir kesitte parazit ile konağın ‘karşılıklı mücadelesi’ durmaksızın devam etmişti.

Yazın eşeysiz kışbaşı eşeyli üreme

Su pirelerinin model olarak kullanıldığı alanlardan biri de üreme biçimi araştırmalarıdır. Su pirelerinin yaşam döngüleri ilginçtir. Çoğu zaman dişiler erkeksiz ürer ve kendi klonları (genetik kopyaları) olan yeni dişiler üretirler. Klonlanmak, eşeyli üremeye göre çok daha az maliyetli bir yöntemdir; birey, eş bulmak ve çiftleşmek zorunda değildir. Sadece dişi üreterek (üreme yetisi olmayan) erkek için enerji harcamaz. Ayrıca yavrular anneyle aynı genetik yapıya sahip olduğundan, eğer anne çevresine uyumlu özelliklere sahipse, çevre de değişmiyorsa, yavrular da anne kadar çevreye uyumlu olacaklardır.

Ancak yaşam koşulları zorlaştığında, örneğin besin kaynakları azaldığında, havalar soğumaya başladığında, veyahut tür içi hayatta kalma mücadalesi kızıştığında durum değişir. Bu koşullarda dişi su pireleri bir miktar erkek üretirler (su piresinde eşey belirlenmesi memelilerdekinden farklıdır), akabinde dişiler bu erkeklerle çiftleşir.

Eşeyli üreme (seks) sonucunda erkek ve dişinin genleri karılır ve sonraki nesil yeni gen kombinasyonlarından olusur.

Haşin şartlarda klonlamadan vazgeçip eşeyli üremeye geçmek çok sayıda hayvanın başvurduğu bir taktiktir. Bu sayede yeni nesillerde çeşitlilik ve zorlu koşullara dayanacak genetik özelliklere sahip olma ihtimali artar. Eşeyli üremenin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasının bir evrimsel açıklaması budur: değişen çevre koşullarına gen kombinasyonlarını değiştirerek yanıt vermek.

Seksin faydaları

Çeşitli araştırmalar, eşeyli üreme yeteneğini kaybeden soyların, eşeyli üremeye devam edenlere göre evrimsel olarak daha kısa ömürlü olduğunu göstermiştir (http://www.nature.com/nrg/journal/v3/n4/full/nrg749.html). Yani eşeyli üremeden vazgeçenlerin soylarının tükenme olasılığı yükselir. Bu da eşeyli üremenin uzun vadeli yararlarına işaret eder.

Çevreye uyumun yanısıra, eşeyli üremenin bir diğer faydası, zararlı mutasyonların birikmesini engellemesidir. Eşeyli üreme yeni gen kombinasyonları yarattığından, bir bireydeki yararlı mutasyonların zararlılarından ayrışarak sonraki nesillere ulaşmasını mümkün kılar. Bir başka deyişle eşeyli üreme, zararlı mutasyonların elenmesini kolaylaştırmalıdır.

Bu konudaki önemli çalışmalardan biri yine su pireleri kullanarak yapılmıştır. Evrimsel genetikçi Michael Lynch ve Susan Paland 2006 yılında, eşeyli üreme yeteneğini kaybetmiş kimi su piresi popülasyonlarının genlerini, eşeyli üreyenlerle kıyasladılar (http://www.sciencemag.org/content/311/5763/990.short). Karşılaştırma, seksten vazgeçen soyların genomlarında zararlı mutasyonların daha sık bulunduğunu gösterdi. Yani deneysel gözlem, teorik tahmini destekliyordu.

Seksi unutan su pireleri

Her ne kadar eşeyli üreme uzun vadede avantajlıysa da, kimi canlı soyları eşeyli üreme yeteneklerini kaybedip sadece klonlama ile nesillerini sürdürebilmektedirler. Örneğin, bazı su piresi popülasyonları zaman içinde eşeyli üreme yetilerini yitirmişlerdir. Eşeysiz üreyen popülasyonların nasıl hayatta kaldıkları üzerine kafa yoran Omilian ve arkadaşları (2006), istisnasız eşeysiz üreyen su pirelerini laboratuar ortamında yüzlerce nesil büyüttüler ve popülasyonda mutasyonların birikmesini gözlemlediler. Neticede, sonraki nesillerin mutasyona uğramış kimi bölgeleri genomlarından atabildiklerini gördüler  (www.pnas.org/content/103/49/18638.full). Mitotik (veya ameiotik) rekombinasyon diye adlandırılan bu durum, eşeysiz üreyen organizmaların, zararlı mutasyon birikimine karşı tamamen savunmasız olmayabileceklerini göstermesi açısından çok önemlidir.

Su piresinin 30 bin geni

Su piresi genomu aslında 2007 yılında dizilenmiş (yani DNA dizisi okunmuş ve diziler birleştirilmiş) ve kamuoyuna sunulmuştu. Ancak genomun kapsamlı bir çözümlemesinin yayınlanması 2011’in Şubat ayı başında gerçekleşti (http://www.sciencemag.org/content/331/6017/555.full). Son zamanlarda dizileme teknolojilerinin ucuzlamasıyla genomu dizilenen canlıların sayısı hızla artmakta. Ancak su piresinin genomu, Alman evrimci Diethard Tautz’un deyişiyle ‘herhangi bir yeni genom’ değil.

İlk ilginç gözlem şuydu: Su piresinin genomu 30 bin gen içermekte. Oysa çoğu hayvan genomu çok daha az sayıda gen içerir: örneğin sirke sineğinin 14 bin geni, insan ve fare gibi memelilerin yaklaşık 20 bin geni var.

Ancak asıl saşırtıcı sonuç, bu genlerin %36′sının başka hiçbir canlıda bir benzerinin, yani akrabasının, bulunmamasıydı. Bu genler yalnızca su piresi türlerinde bulunmaktaydı. Kıyaslamak gerekirse, insan genomundaki genlerin tümünün maymunda bir akrabası vardır, fareyle dahi genlerimiz büyük çoğunluğu akrabadır. Bu halde su piresi bu kadar ‘öksüz’ geni nasıl kazandı?

Araştırmacılar, sorunun cevabının, su piresinin hızlı evrimi ve genlerin eşlenmesinde (kopyalanmasında) olduğunu buldular. Su piresinin ataları, diğer kabuklularla ortak genlerinin önemli kısmını kaybetmişlerdi. Öte yandan mutasyonla kazandıkları ya da değiştirdikleri çok sayıda geni de milyonlarca yıl boyunca eşleyerek çoğaltmışlardı. Bir örnek: insanda ışık algılamaya yarayan yalnızca birkaç opsin geni varken, su piresinde bu gen ailesinin 50′ye yakın üyesi bulunuyor.

Gen eşlenmesi ve sonuçları

Su piresinin genomunu şişiren gen eşlenmesi, tüm canlılarda rastlanan bir olgu. En sık yaşanan vaka şöyledir: Hücre ikiye bölünürken, hücre genomu kendi kopyasını sentezler. Bu sırada gerçekleşen basit hatalar, bir DNA dizisinin iki defa sentezlenmesine yol açar. Bu DNA dizisi bir gen kodluyorsa, yeni hücrelerden birinde aynı gen iki defa bulunur.

Bu o kadar yaygın bir hatadır ki, çoğu popülasyonda bireyler arasında ciddi miktarda gen kopya sayısı çeşitliliği görülür. Bu çeşitlilik insanlarda da mevcuttur – yani bazı genler birimizde tek kopya, diğerinde üç kopya olabilir. Binlerce insan geni bu tür çeşitlilik gösterir (dx.doi.org/10.1038/nature08516).

Bu şekilde eşlenen genlerin birkaç farklı akıbeti vardır: 1) Genin iki kopya olması bir canlıya üstünlük sağlıyorsa, nesilden nesle iki kopyalı bireylerin popülasyondaki oranı artar (pozitif seçilim); 2) zararlıysa, bu oran azalır ve zamanla sıfırlanır (negatif seçilim); 3) ne yararlı ne zararlıysa, yine zaman içinde, başka DNA sentezi hataları sonucu kopyalardan biri kaybolabilir; 4) kopya gen (kimi zaman eşlenme sırasında) orijinal genden farklılaşır ve yeni özellikler kazanır. Örneğin orijinal gen sinir hücrelerinde aktifken, yeni kopya kan hücrelerinde aktif olabilir. Bu yeni özellikler canlının kimi ihtiyaçlarına denk geliyorsa, yeni kopya yine pozitif seçilimle nesilden nesle yayılıp, sabitlenebilir.

Araştırmacılar, su piresi genomunda gen kopyalarının ne zaman ve nasıl doğduğunu da ölçtüler. Genlerin eşlenme tarihini, benzer türler arasında DNA dizisinin farklılaşmasını kullanarak hesapladılar. Sonuçlar, su piresinde genlerin, diğer omurgasızlara göre 3 kat daha hızlı, insana göre ise %30 daha hızlı kopyaladığını gösterdi.

İlginç biçimde, su piresi genomunda eşlenme yoluyla yeni ortaya çıkan genlerin çoğunluğu, farklı çevre koşullarına yanıt veren metabolik genlerdi. Bu tür genler örneğin aşırı sıcak veya tuzlu su gibi koşullarda anlatılmaktaydılar. Yani eşlenme ve yeni gen kazanma eğilimi, su pirelerinin farklı çevre koşullarına uyumunu arttırmış gibi görünüyor. Bu durum yakından çok sayıda canlıda görülür. Örneğin hem tuzlu suda hem tatlı suda yaşayabilen somonlarda, iyon dengesini düzenleyen genler eşlenmiş, bir grup gen tatlı suya, bir grup gen ise tuzlu suya uyum sağlacak yönde evrilmiştir.

Aslına bakılırsa su piresi, gen sayısı konusunda canlılar aleminin şampiyonu değil: Trichomonas vaginalis adlı, insanda vajina enfeksiyonuna yol açan tek hücreli parazitin altmış bini aşkın geni bulunuyor! Tahmin edilebileceği gibi, bu parazitin eşlenme yoluyla çoğalttığı genler, parazitlik özelliğini geliştiren genler.

Sonuç

Su piresi üzerine yapılan ekolojik ve evrimsel çalışmalar, eşeyli üremenin önemi veya birlikte evrim gibi başlıklarda geliştirilmiş teorik modelleri desteklemişti. Su piresi genomunun Şubat ayında yayınlanan ilk analizin sonuçları da, gen ailelerinin evrimi konusundaki teorilerle uyumlu. Ancak bu genom analizi aynı zamanda, hayvanlar aleminin hem genetik yapısı hem de çevresel değişime tepkileri konusunda bilgimizin ne kadar sınırlı olduğuna işaret etmekte. Daha fazla sayıda canlının genomunun dizilenmesi ve bu canlılarda keşfedilen yeni genlerin işlevlerinin sistematik deneylerle belirlenmesi, yaşam bilimlerinin yakın dönemdeki başlıca uğraşlarından biri olacak.

Hazırlayanlar:

Mehmet Somel (Hesaplamalı Biyoloji Enstitüsü (PICB), Şanghay, ÇHC)

Tutku Aykanat (University of Windsor, Windsor, Kanada)

Onur Sakarya (Life Technologies, Foster City, Kaliforniya, ABD)

Uzay Sezen (Georgia Üniversitesi, Georgia, ABD)

Yazı, Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Mart sayısında yayınlanmıştır.

Share/Save/Bookmark

Darwin Müzesi

Rus evrimci paleontolog ve popüler bilim yazarı Aleksandr Markov, evrimsel biyolojinin son yıllardaki şaşırtıcı keşiflerini ve bu keşiflerle birlikte ortaya çıkan yeni soruları ele aldığı Karmaşıklığın Doğuşu” adlı kitabın girişinde, popüler bilimi “insanlığın hayatta kalma araçlarından biri” olarak tanımlar. Kitabın bu bölümünde Markov, bilimle sıradan insanlar arasında giderek artan kopukluğun pek çok bilim insanını endişelendirdiğine dikkat çeker. Kopukluğun sebeplerinden biri olarak, özellikle son yarım asırda biyoloji biliminin her yeni başarısıyla yaşama dair
sır perdeleri birer birer kalkarken, elde edilen keşiflerin geleneksel medya tarafından gitgide daha çok çarpıtılır hale gelmesini ve bu çarpıtmaların geniş kitlelerde karşılık bulmasını gösterir. Dahası, “bu tehlikeli eğilimin neticesinde toplum bilim insanlarının neyle uğraştıklarını anlamaz, hatta bilim insanının gerekliliğini sorgular hale gelebilir” uyarısında bulunur.

Modern toplumun açmazlarından biri de galiba bilimin sözcülerinden basit, anlaşılır ve net (ama muhakkak beklentilerimize uygun!) cevaplar talep ederken, gerçek dünyanın aslında arzu ettiğimizden daha karmaşık olmasıdır: “Görünüşe göre bilim elde ettiği başarılarla kendi mezarını kazıyor. Zira bilim insanları ne kadar başarılı olursa, resim o kadar karmaşıklaşıyor ve bu nedenle “serbest bilgi hizmetleri pazarında” bilimin
rekabet gücü azalıyor. Bir gün bilim insanlarının soyu da tıpkı dinozorlar gibi tükenebilir.”
Bu yüzden Markov, dünyanın bilimsel tasvirinin sıradan insanın bilincine ulaşabilmesi için özel çaba harcamak gerektiğini söylüyor. Buna göre modern dünyada bilimin popülerleştirilmesi hayır işi değil, toplumsal bir yükümlülük ve kendini koruma yöntemi olarak algılanmalıdır.

Kanımca, dünyada bu yükümlülüğün layıkıyla yerine getirildiği yerlerden biri de yüzyıldan uzun bir süredir Moskova’da ziyaretçi ağırlayan Darwin Müzesi‘dir. 1907 yılında Moskova Yüksek Kız Enstitüsü (şimdiki adıyla MPGU) Evrim ve Darwinizm Kürsüsü Başkanı Profesör Aleksandr Kots tarafından kurulan müze Rusya’nın tek evrim müzesi olma onuruna sahip. Bu yazıda bu mekanı popüler bilim meraklısı
gözüyle anlatmaya çalışacağım.

Darwin Müzesi (Fotoğraf: darwin.museum.ru)

1995′ten bu yana şimdiki binasında faaliyet gösteren evrim müzesi, kurulduğu ilk günden beri bilimselliğin yanı sıra sanatsallığa ve görsel zenginliğe de büyük önem veriyor. Her salonda Rusya’nın en iyi taksidermistlerinin elinden çıkma doldurulmuş hayvan örneklerinin yanı sıra, bitki ve hayvan fosilleri, birebir ölçekli heykeller ve maketler, resimler, grafikler, bilgisayarlar, kiosklar ve özellikle çocuklara yönelik görsel-işitsel atraksiyonlar, “bilimsel oyuncaklar” bulunuyor. Ancak bütün bu zenginliğe rağmen Darwin Müzesi’nin asıl etkileyiciliğinin taksidermi koleksiyonunun zenginliğinde
yattığını vurgulamak gerek.

Müze salonlarının anlatımına geçmeden önce koleksiyon hakkında bazı bilgiler vermek istiyorum. Darwin Müzesi’nin memeli koleksiyonunda 7748 (doldurulmuş, olduğu gibi saklanmış, kürk), kuş koleksiyonunda 12212 (doldurulmuş, olduğu gibi saklanmış, yuva, kuluçka), 221 amfibi ve sürüngen (doldurulmuş, iskelet), 283 balık (doldurulmuş), 609 kabuklu, 16283 yumuşakça, 990 omurgasız deniz canlısı, 49647 kelebek, 64373 kın kanatlı, 227 böcek yuvası ve 112991 köpek balığı diş fosil örneği bulunmaktadır. Paleontoloji koleksiyonu 8373, botanik koleksiyonu ise 1824 parçadan ibaret. Fotoğraf sayısı 38685, ses kaydı 297. Güzel sanatlar koleksiyonu 1759 tablo, 9065 grafik ve 997 heykelden oluşuyor. Son olarak müze 7351 nadir kitap ve 7750 arşiv malzemesine sahip.

"Müzenin Tarihi" salonundan (Fotoğraf: darwin.museum.ru)

Ana binanın birinci salonu sergilere ayrılmış. Aslında müzenin periyodik sergiler için oldukça geniş, altı katlı bir ek binası var ancak zaman zaman ana binada da uygun görülen yerlerde tematik sergiler düzenleniyor. İkinci salon “Müzenin Tarihi” adını taşıyor. (Daha fazla fotoğraf için bağlantıya tıklayın.) Burada Darwin Müzesi’nin kurucusu Aleksandr
Kots’un uzun yıllar üzerinde çalıştığı orman tavuğu (Tetraoninae) örnekleri karşılıyor bizi. Müzenin ilk koleksiyonunu oluşturan bu örnekler 1899′dan kalma ama sanki aradaki cam vitrin olmasa uçuvereceklermiş gibi canlı görünüyorlar. Salonda Kots’un ve müzenin bugünlere gelmesinde emeği olan diğer bilim insanlarının, sanatçıların hayatı ve çalışmaları hakkında fikir veren orijinal parçalar ve fotoğraflar da sergileniyor.

"Yeryüzündeki Yaşamın Çeşitliliği" salonu (Fotoğraf: Mustafa Yılmaz)

Üç numaralı salon “Yeryüzündeki Yaşamın Çeşitliliği”ne adanmış. Oldukça geniş ve yüksek tavanlı bu salonun ortasında soyu tükenmiş moa, dev tembel hayvan ve koala lemurunun birebir ölçekli alçı heykelleri duruyor. Vitrinlerde ise tropik ormanlar, savanlar, yüksek dağlar, kutup kıyıları, mercan resifleri ve okyanus diplerine özgü türlerden bireylerin doldurulmuş örnekleri ve de maketleri sergileniyor.
Salonun adından da anlaşılacağı üzere burada, biyosferin farklı bölümlerinden örneklerle ziyaretçinin dikkatini yer yüzündeki canlılığın çeşitliliğine çekmek hedeflenmiş. Sergi malzemesinin büyük oranda hayvanlar aleminden seçilmesi örneklerin korunabilirliği açısından bir zorunluluk sanki. Öte yandan teoriyle ilişkisi amatör düzeyde seyreden biri için çeşitlilik bundan daha iyi anlatılamazdı diye düşünüyorum: Göz alıcı renkleriyle tukan, muazzam cüsseleriyle zürafa ve fil, muhteşem boynuzlarıyla dağ keçisi, penguenler ve minik yavruları, denizkestaneleri, planktonlar, devasa rafflesia ve diğerleri…

İkinci kata çıkıyoruz. Karşımıza “Canlı Doğanın Kavranma Aşamaları” salonu çıkıyor. Burada insanoğlunun eski çağlardan itibaren doğal
yaşamdaki çeşitliliği anlamlandırma çabalarının izini sürüyoruz. Başka deyişle biyoloji ve evrim teorisinin adım adım kaydedilmiş tarihi var karşımızda. Müze yetkilileri tanıtım broşürlerinde bu bakımdan salonun dünyada bir eşi daha bulunmadığının altını çiziyor.

“Canlı Doğanın Kavranma Aşamaları” (Fotoğraf: darwin.museum.ru)

Salonun giriş kısmı ilk çağlardan XVIII. yüzyıla kadar olan dönemde biyoloji bilgisinin gelişimine adanmış. Tavanı 30 bin yıl önce yapılmış mağara resimlerinin kopyaları süslüyor. Duvarlarda ise totemizm, Antik Doğu, Mısır, Yunan, Roma, Hristiyan ve Müslüman medeniyetlerinde canlı doğa ve tıp bilgisini özetleyen çarpıcı görseller asılı. Zaman çizgisinde, ortaçağla birlikte yıkılan antik medeniyetten Rönesans’a doğru ilerledikçe bu görsellere bazı parçalar da eşlik etmeye başlıyor. Örneğin, XVI. yüzyıldan kalma bir “ejderha taksonomisi” kitabı.
Coğrafi keşiflerle birlikte dünyanın farklı faunalarına erişim ve sistematiğin doğuşunun yanı sıra mikroskobun gelişimi, hücre teorisi, karşılaştırmalı embriyoloji, zooloji, anatomi, paleontoloji ve morfoloji dallarının ortaya çıkışı bu bölümde işlenen temalardan bazıları.

İkinci kısım XIX-XX. yüzyıllarda evrimci fikirlerin evrimine ayrılmış. Müzeye ilk ziyaretim sırasında beni en çok etkileyen bu bölüm olmuştu. İnsanoğlunun canlı doğa ve dolayısla kendi tarihini gerçeğe en uygun biçimde yazmak için harcadığı onca emeğin bizzat kendisiydi burada sergilenenler. Saint-Hilaire, Cuvier, Lamarck, Darwin, Wallace, Mendel, Kovalevski, Weismann, Vernadski, Vavilov, Morgan, Mayr, Dobjanski, Çetverikov başta olmak üzere bahtsız Sovyet genetikçileri ve diğer seçkin bilim insanlarının yapıtlarına ve katkılarına
adanmış bir dolu camekan tek kelimeyle göz kamaştırıyor.

Darwin

Bu kısımda doğal olarak en büyük odaklanma Charles Darwin üzerine. Büyük doğabilimciye ayrılmış vitrinlerin birinde Beagle’daki kamarası, bir diğerinde ünlü güvercinliği yeniden kurulmuş. Başka bir camekanda “Etçil Bitkiler”, “Mercan Resiflerinin Yapısı ve Dağılımı”, “Evcil Hayvan ve Bitkilerde Çeşitlenme” ve “Orkidelerde Döllenme” gibi popüler kültürde nispeten az bilinen eserlerinin ilk Rusça çevirileri sergileniyor.

Darwin ve Wallace’ın eşzamanlı
geliştirdiği doğal seçilim yoluyla evrim teorisine yöneltilen bilimsel eleştirilere de yer veriliyor sergide. Başta kalıtım konusu olmak üzere bu eleştirilerin işaret ettiği eksiklikler üzerinden sahneyi, tabiri caizse Mendel alıyor. Klasik genetikten Modern Sentez’e uzanan çizginin hemen her adımı ayrı bir vitrinde ele alınmış.

Popülasyon genetiği ve Sergey Çetverikov (Fotoğraflar: Mustafa Yılmaz)

Bu adımların en önemlilerinden birini atan Rus biyolog Sergey Çetverikov için bir parantez açmak istiyorum. Çetverikov, doğal seçilim yoluyla evrim teorisi ile genetik bilimi arasındaki kopukluğu ortadan kaldırarak, bu iki disiplin arasındaki ilişkiyi teorik bakımdan temellendiren ve deneysel olarak da göstermeye çalışan bilim insanlarından biridir. Salonda Çetverikov’a ayrılan panoda katkılarından örnekler sergileniyor. Moskova çevresindeki kelebekler üzerine gözlemlerinden yola
çıkarak populasyondaki dalgalanmalara işaret etmek için kaleme aldığı 1905 tarihli ünlü “Yaşam Dalgaları” makalesi panonun hemen önündeki camekanda gerçek örneklerle “canlandırılmış”. (Bu yöntem hem bu, hem de sonraki salonlarda sıkça kullanılıyor.) Biyolojide çağdaş eğilimleri ele alan panoların eşliğinde bu salondan ayrılıyoruz.

“Mikroevrim” başlığını taşıyan beş numaralı salon, Darwin Müzesi’nin açık ara en çok ilgi çeken bölümüdür denilebilir. Salon her zaman diğerlerinden daha kalabalık. Burada, bütünde evrim teorisini oluşturan alt önermeler, deyim yerindeyse, sahne sahne yeniden canlandırılıyor. Salondan ayrılırken evrim teorisine dair hemen hemen bütün genel kavramlar hakkında bilgi edinebiliyorsunuz. Yalnız, bunun her şeyden evvel
görsel bir bilgi olduğunun ve bu yanıyla yazılı kaynaklardan edinilene göre nispeten daha fazla akılda kaldığının altını çizelim.

Tilki türlerinde bireysel farklılıklar (Fotoğraf: darwin.museum.ru)

Salon dört kısma ayrılmış. On bir vitrini kapsayan ilk kısımda, evrim teorisinin temelinde yer alan tür içi değişkenlik ve kalıtım konuları ele alınıyor. Tilki, dövüşken kuş ve deniz yıldızı gibi örneklerle büyüklük, renk, vesair özelliklerin aynı tür içinde ne kadar değişken olabileceği gösteriliyor ziyaretçiye. Kalıtım yasaları bu bölümün ikinci teması.

Gen kombinasyonlarına dayalı çeşitlilik (Fotoğraf: darwin.museum.ru)

İkinci kısmın konusu yaşam savaşı ve doğal seçilim. Bir yandan av-avcı ilişkisi, türler arası ve tür içi rekabet, cansız doğaya karşı mücadele, diğer yandan doğal ve yapay seçilim, uyum, cinsel seçilim kavramları, daha önceki bölümlerde olduğu gibi burada da çarpıcı sahneler ve bilgiler eşliğinde ziyaretçinin dikkatine sunuluyor.

Üçüncü kısımda tür ve türleşme konuları işlenirken son bölümde türler arası etkileşim ele alınıyor. Coğrafi değişkenliğin
türleşmede oynadığı rol; ekolojik, davranışsal, genetik izolasyon yoluyla türleşme; kommensalizm ve mutualizm, parazit-konak ilişkileri, kuşlarda yuva asalaklığı, av-avcı ilişkileri ve besin zincirleri, yiyecek veya barınma için rekabet altbaşlıklardan bazıları.

Wallace Bölgesi (Fotoğraf: Mustafa Yılmaz)

Üçüncü ve son kattaki “Zoocoğrafya” salonuna geçiyoruz. Burada genel olarak hayvanlar aleminde gözlenen çeşitliliğin zaman içerisinde coğrafyaya bağlı olarak değişimi konusu ele alınıyor. Girişte bizi bir zoocoğrafi bölgeler haritası karşılıyor. Salonun tanıtım panosunda yazdığına göre bu harita aynı zamanda ziyaretçiler için bir rehber niteliğinde. Her vitrin haritada farklı bir renkle boyanmış bir zoocoğrafi bölgeye karşılık
geliyor. Bu vitrinlerde; Kuzey Avrasya, Kuzey Asya ve Kuzey Amerika’yı kapsayan Holarktik, Neotropik (Güney ve Orta Amerika), Oryantal (Güney ve Güneydoğu Asya), Etiyopyen (Orta ve Güney Afrika) ve Avustralyen (anakara ve çevre adalar) ekobölgelerindeki farklı faunalardan örnekler sergileniyor.

Müzenin yedinci ve son salonu “Makroevrim”. Türden büyük taksonların evrimine adanan sergi yaşamın birliği teması ile başlıyor. Vitrinlerde sergilenen fosil ağırlıklı parçalara açıklayıcı şemalar ve metinler eşlik ediyor. L şeklideki salonun büyük bir bölümünü boydan boya geçen devasa bir jeokronoloji skalası var. Her jeolojik zamana birkaç vitrin gelecek şekilde bir mekan düzenlemesi yapılmış. Jeokronolojide insanın ortaya çıkışıyla birlikte “İnsanın Kökeni” bölümü başlıyor ve mekan bir arkeoloji ve antropoloji müzesine dönüşüyor. Bu kısmın ardından gelen “Canlılarda Davranışların Evrimi” ve “İnsan-Doğa İlişkisi” bölümleriyle sergi sona eriyor.

Davranış genetiği (Fotoğraf: darwin.museum.ru)

İnsanın Kökeni (Fotoğraf: darwin.museum.ru)

***

Darwin Müzesi’ne dair genel izlenimleri toparlayacak olursak… Öncelikle müzede gerçekten yoğun bir ziyaretçi trafiği var. 1995′te açılan yeni binada bir milyonuncu ziyaretçi 2000 yılında ağırlanmış. En kalabalık ziyaretçi grubunu çocuklu aileler oluşturuyor. Müze yöntetimi de bütün düzenlemelerde bu durumu dikkate almış. Stephen Jay Gould’un paleontoloji merakının nasıl ve nerede başladığı hatırlanırsa bu gelecek adına hiç
de fena bir yatırım sayılmaz.

"Hangi kurbağa - hangi vrak sesi? Dokun - öğren!" (Fotoğraf: darwin.museum.ru)

Bina içerisinde yemekhane ve kafenin yanı sıra anaokul öncesi çocuklar bir oyun ve rekreasyon alanı mevcut. Daha büyük çocuklarsa genelde sergilenen parçaların içine düşmüş oluyor. Son derece canlı görünen hayvanlarla dolu vitrinlerden kafalarını kaldırabildikleri ölçüde, yine salon içindeki türlü türlü bilimsel oyuncağın tadını çıkarıyorlar. Mesela Yeni Gine Cennet Kuşları’nın doldurulmuş örneklerinin sergilendiği bir camekanın hemen yanında bu hayvanların seslerini çalan bir otomat
ya da doğal ortamda çekilmiş görüntülerinin oynadığı küçük bir video ekranı bulunabiliyor. Üç numaralı “Yaşamın Çeşitliliği” salonuna bakan asma katta sürüngenlerin ya da kuşların gözlerinden bakmayı sağlayan dürbünler yerleştirilmiş. Salonlardan birinde kendi kilomuzla, bazı hayvanların vücut ağırlıklarını kıyaslayan bilgisayar ekranlı bir tartı var. Alttaki fotoğrafta benim sonuçlarımı görüyorsunuz. Tahmin edeceğiniz üzere bu atraksiyonlar, çocuklar kadar yetişkinlerin de ilgisini çekiyor.

"1 Mustafa = ... " (Fotoğraf: Mustafa Yılmaz)

Müzede video gösterimleri de ihmal edilmemiş. Hemen her salonda ilgili konuya dair videolar dönüyor. Salonlardaki gürültülü ortamı dikkate alarak videolara altyazılar da eklenmiş. Haftasonları müzenin konferans salonunda daha özel gösterimler de yapılıyor. Örneğin son ziyaretim sırasında deniz dinozorlarına dair üç boyutlu bir belgesel oynuyordu.

Sergi salonundan bir detay (Fotoğraf: Mustafa Yılmaz)

Daha önce de belirttiğim gibi, taksidermi koleksiyonunun uyandırdığı canlılık hissi gerçekten insanı etkiliyor. Bilimin sıkıcı olduğunu düşünenleri müzede bambaşka bir manzaranın beklediği söylenebilir. Biyoloji bilimine ve evrim teorisine ilgi duyan sıradan insanlar için burası, bir yandan aklımıza takılan kimi sorulara cevaplar ararken, diğer yandan da birkaç keyifli saat geçirebileceğimiz bir bilim ve kültür yuvası. Bu kış eksili derecelerin üstünü pek göremediğimiz Moskova’da,
Türlerin Kökeni’ni yeniden okumak için Darwin Müzesi’nden daha sıcak bir mekan düşünemiyorum.

Mustafa Yılmaz

Moskova Devlet Pedagoji Üniversitesi (MPGU), XX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Kürsüsü’nde Doktora Öğrencisi

mustafayilmaz11( )yahoo.com

Share/Save/Bookmark

Seninki Kaç Santim?

Seninki Kaç SantimGreenpeace Türkiye‘nin yeni kampanyasının ismi. Kendi sayfalarında kampanyayı şöyle açıklıyorlar:

BOYUT ÖNEMLİDİR

Böyle devam ederse dünyadaki balık stokları 2050’de tükenecek. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı çoktan bitti. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek.

Oysa hala zaman var. Büyük balıkların yüzde 10’u hala hayatta, balıkların yüzde 40’ı hala denizlerdeki ekosistemi beslemeye devam ediyor. Bugün yavru balık avını durdurabilirsek yarın herşeyi düzeltebiliriz.

Eyleme katılın! Tarım Bakanlığı’ndan yavru balık satışını engellemesini ve yasal balık boylarını düzenlemesini isteyin. Denizlerden vazgeçmeyin!

Balıkların gitgide küçülmeleri ile ilgili bilimsel çalışmaları incelemek isterseniz, bu konuda araştırma yapan evrim profesörü David O. Conover’ın bulgularını açıklayan Evrimi Anlamak makalesine de mutlaka göz atın:

Evrimsel gerçeklerin oltayla tutulması: David O. Conover’ın Çalışması

BOYUT ÖNEMLİDİR

Böyle devam ederse dünyadaki balık stokları 2050’de tükenecek. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı çoktan bitti. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek.

Oysa hala zaman var. Büyük balıkların yüzde 10’u hala hayatta, balıkların yüzde 40’ı hala denizlerdeki ekosistemi beslemeye devam ediyor. Bugün yavru balık avını durdurabilirsek yarın herşeyi düzeltebiliriz.Eyleme katılın! Tarım Bakanlığı’ndan yavru balık satışını engellemesini ve yasal balık boylarını düzenlemesini isteyin. Denizlerden vazgeçmeyin!

Share/Save/Bookmark

Evrimi Anlamak sitesine Science Dergisi’nden ödül

Science Dergisi, SPORE ödülünü Evrim Çalışkanları tarafından Türkçeye de kazandırılan Understanding Evolution (Evrimi Anlamak) sitesine verdi. Evrimi Anlamak sitesi, Berkeley Üniversitesi’nin eğitim ve bilimsel okur yazarlık alanında geniş kitlelere ulaşmak için çevrimiçi yayın olarak hazırladığı bir site.

Evrimi Anlamak web sitesi ABD’de 2004 yılında, Türkiye’de 2008 yılında yayına başladı. Hedeflenen evrim öğretimi için öğretmenlere kaynak yaratabilmekti. Zamanla site ilk ve orta öğretim dışında da yaygın bir şekilde takip edilmeye başlandı. Diğer bir önemli gelişme ise evrim hakkında yürütülen yanlış fikirlerin, “bilimin nasıl işlediği” konusundaki yanlış anlamalardan türediğinin fark edilmesiydi. Ayrıca Evrimi Anlamak sitesini geliştiren takım, bilimsel konuların öğrenilmesi sayesinde sosyal konular, politik kararlar gibi başlıklarda yanlış bilgilerin topluma zarar vermesinin önlenebileceğini düşünerek yola koyuldu. Benzer kaygılarla site Evrim Çalışkanları tarafından Türkçeye de çevrildi.

Kaliforniya Berkeley Üniversitesi Paleontoloji Müzesi Eğitim ve Sosyal sorumlusu ve sitelerin proje koordinatörü Judy Scotchmoor “İnsanların büyük çoğunluğunun evrim hakkındaki fikirleri karmaşıktır çünkü bilim hakkında bildikleri karmaşıktır” diyor. Bu nedenle üniversite Understanding Science (Bilimi Anlamak) Web sitesini de yayına hazırladı. Bu önemli toplumsal sorumluluk nedeniyle Evrimi Anlamak ve Bilimi Anlamak sitelerinin yaratıcılarına SPORE (Eğitimde Çevrimiçi Kaynaklar Bilim Ödülü) ödülü verildi.

Doğa bilimleri alanındaki en saygın dergilerden biri
Science Dergisi, bilim eğitiminde en iyi çevrimiçi materyallere dikkat çekmek için 2009 yılında SPORE ödülünü vermeye başladı. SPORE, daha az ideal koşullarda bilim gelişimi için uyarlanmış bir araç olarak düşünüldü. Bu ödül projesi, eğitimsel yeniliklere gösterilen mukavemete karşın bilim eğitiminde anlamlı bir ilerlemenin tohumlarını atanlara veriliyor.

Evrimi Anlamak Takımı, Türkiye’de Evrim Çalışkanları
Judy Scotchmoor, 25 yıl orta öğretim fen ve matematik öğretimi programında çalıştıktan sonra paleontoloji müzesine geçiş yaptı. Fosilleri, yaşamın kökeni üzerine halka sunulan geçmişin iletimi yolu olarak gördü. Açıkçası öğretmenlere evrimi öğretmek için daha iyi bir araca gerek vardı. Böylece öğretmenler, insanların diğer canlı türlerinden tamamen farklı evrilmiş olduğuna inanan öğrencilerin sorularını cevaplayabilirlerdi.

Türkiye’de 2006 yılında yola koyulan Evrim Çalışkanları, çekirdeğinde çeşitli üniversitelerde çalışan biyologların bulunduğu geniş bir gönüllü ağından oluşuyor. Grup, siteyi çevirmenin ve yayınlamanın bir adım daha ileri taşınması için yeni bir adım attı, Avrupa Evrimsel Biyoloji Derneği’nin (European Society of Evolutionary Biology – ESEB) anadili İngilizce olmayan ülkeler için açtığı halk eğitimi para fonuna başvurdu ve pay almaya hak kazandı. Evrim Çalışkanları’na ayrılan fonu, Evrimi Anlamak sitesini CD’ye yükleyip birçok biyoloji öğretmenine ulaştırdı. Evrimi Anlamak sitesinin Türkçesinden ve Evrim Çalışkanları’nın yaptıklarından haberdar olan Richard Dawkins ve asistanı Paula Kirby geçtiğimiz yıl bir görüşme yapıp Evrim Çalışkanları ve projeleri hakkında bilgi aldılar. Görüşmede Evrimi Anlamak sitesinin Arapça, İspanyolca gibi dillere çevrilmesi için yapılabilecekler konusu da konuşuldu.

Öğretmenlerden ve öğrencilerden büyük ilgi
Öğretmenler siteleri oldukça olumlu karşıladılar. Birçok teşekkür iletisi geldi. Öğretmenler “Öğretmem gerektiğini biliyordum ama elimde kaynak ya da herhangi bir araç yoktu” vb iletiler gönderiyor. Artık bilim öğrenciler için daha canlı, daha dinamik fikri yaygınlaşıyor.

İngilizce yayın yapan siteye tüm dünyadan ziyaret sayısı ayda bir milyonun üzerine çıkmış durumda. Evrimi Anlamak-Türkçe sitesinin gördüğü ilgi ise özellikle 2009 yılında TÜBİTAK’ın Darwin Dosyasını sansürlemesinden sonra büyük artış gösterdi. Grup, Evrimi Anlamak sitesinin ayda ortalama 5 bin ziyaretçisi olduğunu söylüyor.

Haber; http://haber.sol.org.tr/bilim-teknoloji/evrimi-anlamak-sitesine-science-dergisi-nden-odul-haberi-37955 sitesinden alınmıştır.

Share/Save/Bookmark

Dinozorlar yok olduktan sonra memeliler nasıl devleşti?

Dinozorlar 65 milyon yıl önce dünyada hakimiyetlerini yitirene kadar memeliler geri planda bir canlı grubuydu. Yeni bir araştırma, dinozorlardan hemen sonra boşalan ekolojik alanlara yayılan memelilerin, azami vücut büyüklüklerinin 40 milyon yıl boyunca arttığını ancak sonunda çeşitli sınırlara dayandığını gösteriyor.

"Indricotherium". Z. Burian tarafından 1972'de yapılmış bir çizim (SPINAR 1976).

Günümüzde memeliler, dünyanın hem cüssece büyük, hem de en yaygın hayvan gruplarından biri. Fosil kayıtlarına göre ilk memeli-benzeri canlılar 200 milyon yıl önce, sürüngenimsi atalardan evrildiler. Önce gagalı ve yumurtlayarak üreyen, sonra kanguru gibi keseli ve insan-gibi eteneli (plasentalı) türler ortaya çıktı.

Ancak varlıklarının ilk 140 milyon yılı boyunca memeliler, bugünkü memelilerden farklıydı. O zamanki atalarımız ekseriyetle küçük, en büyükleri de 10-15 kiloyu aşmayan türlerdi. Ayrıca dünyanın sınırlı bölgelerinde yaşamaktaydılar. Bunun sebebi aynı dönemde dinozorların dünyaya hakimiyetiydi.

65 milyon yıl önce dinozorların yokoluşu, memeliler için büyük bir fırsat yarattı. Bu dönemden itibaren memeliler çok hızlı bir değişim geçirmeye başladılar. Bu değişim, dinozorlardan arta kalan alanları ve rolleri memelilerin üstlenmesiyle açıklanır. Örneğin dinozorların hakimiyetindeki Mezozoik dönemde uçan memelilere rastlanmazken, dinozorlar yokolduktan yalnızca 15 milyon yıl sonra yarasalar ortaya çıkmıştı.

Science dergisinde geçtiğimiz hafta yayınlanan bir araştırmada ise, dinozorların ardından memelilerin vücut büyüklüklerinin nasıl bir değişim geçirdiği incelendi (referans). Felisa A. Smith önderliğinde 13 farklı araştırma kurumunda çalışan 20 biyolog, farklı kıtalarda yaşamış bulunan çeşitli memeli takımlarına ait fosil kayıtlarını ele aldılar. Grup, fosillerin vücut ağırlıklarını tahmin ederek bunların zaman içindeki değişimlerini çözümlediler.

Araştırmacılar, 65 milyon yıl öncesinden itibaren memelilerin azami vücut büyüklüklerinin hızla artmaya başladığını gördüler: 15 milyon yıl içinde en ağır türler 10 kilogramdan 1 tona çıkmış, bundan 25 milyon yıl sonra ise 10 tona yaklaşmıştı. Bugün soyu tükenmiş olan Megatherium (dev tembel hayvan) ve mamut gibi türler bu dev memeliler arasındaydı.

Dahası, farklı kıtalarda bağımsız memeli türleri arasında aynı ‘devleşme eğilimi’, aşağı yukarı eşzamanlı yaşanmıştı.

Smith ve ortakları, 65 milyon yıl önce başlayan bu eğilimin 40 milyon yıl içinde zirve yaptıktan sonra durduğunu da tespit ettiler. Yani son 25 milyon yıldır dünyamızda çok sayıda kara memelisi devleşti (örneğin Afrika fili) ancak devleşen yeni türler hiçbir zaman 10-20 ton sınırını geçmediler.

Şimdiye dek yaşamış en büyük ve en ağır kara memelilerinin örnekleri. Paraceratherium (ca. 37-23 Ma), Deinotherium (8,5-2,7 Ma) ve hala varlığını koruyan Afrika fili (Loxodonta africana). Şekildeki en uzun boylu tür ve gergedanların soyu tükenmiş bir akrabası olan Paraceratherium'un ağırlığı 15 tona varıyordu. Öte yandan, bir başka soyu tükenmiş tür olan Deinotherium'un ağırlığı 17 ton civarındaydı. Günümüzde yaşayan bir fil ancak 2 ila 5 ton ağırlığa ulaşabiliyor (şekil: Alison Boyer, Yale Üniversitesi).

Çalışma aynı zamanda, farklı jeolojik dönemlerin ortalama sıcaklıklarını ve her dönemde dünyadaki toplam kara alanını, o dönemde memelilerin azami vücut büyüklükleriyle karşılaştırdı. Örneğin canlılar büyüdükçe yüzey/hacim oranı küçülür; bu nedenle aşırı büyük memeliler sıcak ortamlarda, yüzeylerinden ısı kaybedemedikleri için zorluk çekebilirler. Araştırmacılar, hem ortalama sıcaklığın hem de toplam kara alanının, vücut büyüklüğünü etkilediğini tespit ettiler.

Bu çalışma, dev memelilerin evrimini güdüleyen etkenin, dinozorların boşalttığı ekolojik alanların hızla doldurulması olduğuna işaret ediyor. Devleşme eğiliminin yaklaşık 25 milyon yıl önce durmasını ise, birkaç tonluk dev memelilerin iç (fizyolojik) ve dış (ekolojik) sınırlara dayanmış olmalarıyla açıklayabiliyoruz.

Bahsi birkaç tonluk dev memelilerin bir kısmının, örneğin dev tembel hayvanın, son birkaç onbin yıl içinde avcı-toplayıcı insan gruplarının elinde yok olmuş olması ise ilginç bir ayrıntı. Dev memelilerin yaşam alanları, alet kullanan, hızlı üreyen ve yayılmacı bir türün etkisi altında yeniden kısıtlanmış görünüyor.

Hazırlayan: Mehmet Somel

Share/Save/Bookmark

Bilim Kursları-4

Bilim ve Gelecek Dergisi  “Bilim Kursları” nın 4.sü önümüzdeki haftasonu gerçekleşecek. Kurs İstanbul’da, “Türlerin Kökeni ve Türleşme” üzerine. Planlama için mutlaka ön kayıt yaptırılması isteniyor. Başvuru bgbilimkursu@gmail.com adresine yapılabilmektedir.

Konu: Türlerin Kökeni ve Türleşme

Öğretim Üyesi: Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy

Tarih: 11 Aralık 2010 – Cumartesi

Saat: 11.00-18.00

Yer: Üniversite Konseyleri Derneği (Kuloğlu mah. Gazeteci Erol Dernek sk. Hanif İş Hanı, No: 11/5 Beyoğlu/İSTANBUL)

Share/Save/Bookmark

Bilim Kursları – Yeni

İlkleri ekim ayında gerçekleşen, Bilim ve Gelecek Dergisi  “Bilim Kursları” kasım ve aralık aylarında da devam ediyor. Sıradaki kurs İstanbul’da, “İnsanın Evrimi” üzerine. Planlama için mutlaka ön kayıt yaptırılması isteniyor. Başvuru bgbilimkursu@gmail.com adresine yapılabilmektedir.

Konu: İnsan evrimi

Öğretim Üyesi: Alaeddin Şenel

Tarih: 28 Kasım 2010 – Pazar

Saat: 11.00-18.00

Yer: Üniversite Konseyleri Derneği (Kuloğlu mah. Gazeteci Erol Dernek sk. Hanif İş Hanı, No: 11/5 Beyoğlu/İSTANBUL)

Konu: Türlerin Kökeni ve Türleşme

Öğretim Üyesi: Doç. Dr. Ergi Deniz Özsoy

Tarih: 11 Aralık 2010 – Cumartesi

Saat: 11.00-18.00

Yer: Üniversite Konseyleri Derneği (Kuloğlu mah. Gazeteci Erol Dernek sk. Hanif İş Hanı, No: 11/5 Beyoğlu/İSTANBUL)

Share/Save/Bookmark

Evrim Çalışkanı Çağlar Akçay: Serçeler kim kavgacı kim değil ayırt edebiliyor

Dünyanın dört bir yanındaki Evrim Çalışkanları başarılı çalışmalara imza atmaya devam ediyor. Son olarak  Washington Üniversitesi’nde doktora eğitimini sürdüren Çağlar Akçay’ın serçeler üzerinde gerçekleştirdiği hayvan davranışı araştırmaları BBC’de yer buldu.

Araştırmanın sonuçlarına göre serçeler komşuları arasındaki kavgalara kulak misafiri olup kavgayı kimin başlattığını anlayabiliyor.

Kuzey Amerika’lı bir serçe türü olan şarkı serçesinde (Melospiza melodia) üreme sezonunda erkek serçeler komşularına karşı saldırganlık göstermezler. Yeni yayınlanan deneyde,  komşuların birbirlerine karşı bu barışçıl tutumlarının arkasında yatan sebep araştırıldı. Evrim Çalışkanlarından Çağlar Akçay’ın başını çektiği deneyciler, komşulardan birinin şarkılarını diğer bir komşunun bölgesine koydukları bir hoperlorden çalıp bu iki komşu arasında bir kavgayı simule ettiler. Sonrasında, komşuları arasındaki bu kavgaya kulak misafiri olan üçüncü bir komşunun kavgayı başlatan kuşa (hoperlorden şarkısı çalınan kuşa) ve saldırganlığa maruz kalan kuşa olan tepkilerini ölçtüler. Araştırmacılar, kavgaya kulak misafiri olan kuşların sadece kavgayı başlatan kuşa karşı saldırganca tepki verdiklerini buldular. Bu sonuç, bu serçeler arasındaki iletişimin sadece iki kuş arasında olmadığını ve kavgalara kulak misafiri olan kuşların kavgaya karışan kuşlar hakkında karmaşık çıkarımlar yapabildiğini gösteriyor.

Makaleyi okumak için tıklayınız. (İngilizce)

BBC’deki haberi okumak için tıklayınız. (İngilizce)

Çağlar Akçay kimdir?

Çağlar Akçay, ODTÜ Psikoloji ve Biyoloji bölümlerinden 2004 yılında çift anadalla mezun olduktan sonra Iowa Universitesinde deneysel psikoloji dalında yüksek lisans yaptı. Halen Seattle’da, Washington Üniversitesi’nde hayvan davranışı alanında doktorasını sürdürmektedir. Aynı zamanda Müspet İlimler Kumpanyası yazarlarından olan Akçay’ın web sayfasına şu adresten ulaşabilirsiniz: http://students.washington.edu/caglar/.

Share/Save/Bookmark

NASA Astrobiyoloji Çalıştayı bilim insanlarını bekliyor

Sevgili Evrim Çalışkanları, 8-9-10 Kasım 2010 tarihlerinde Nasa Astrobiyoloji Enstitüsü tarafından düzenlenecek Moleküler Paleontoloji ve Astrobiyoloji çalıştayına davetlisiniz!

Bir Evrim Çalışkanı olan Betül Kacar Arslan’ın da organizasyon komitesinde yer aldığı bu çalıştayı, belirtilen tarihlerde internetten takip edebilirsiniz. “NAI Workshop Without Walls on Molecular Paleontology and Resurrection: Rewinding the Tape of Life” isimli çalıştay, 1998’de NASA bünyesinde astrobiyoloji çalışmalarını desteklemek için kurulmuş Nasa Astrobiyoloji Enstitüsü’nün Montana State Üniversitesi ve Georgia Tech Üniversitesi takımları tarafından hazırlanıyor.

Konu başlıkları ise şöyle:

  • -   Bilgi örüntüleri ve metabolizmayla ilişkili anahtar enzimlerin soyoluş çalışmaları
  • -   Protein sentezinin evrimsel geçmişi
  • -   Metal tabanlı abiyotik ve biyotik kimya arasındaki boşlukları doldurmak: Minerallerden enzimlere
  • -   Soyoluş analizi yöntemi ile yokolmuş genleri canlandırma: Yokolmuş biyolojik kimyaya bir bakış
  • -   Modern biyolojik enerji taşınım sistemleri, ilkel Yeryüzü koşulları hakkında ne söyleyebilir
  • -   Evrimsel kayıtların Jeolojik kayıtlarla bağdaştırılması

Özel bir programa ihtiyaç duymadan tarayıcınız sayesinde izleyebileceğiniz çalıştay sunumlardan ve tartışma kısmından oluşacak. Birçok bilim dalını bünyesinde harmanlamayıp uzaydaki ve gezegenimizdeki yaşamın evrimsel süreçlerini anlayarak gelecek için senaryolar çizerek hayatın oluşumunu bir de RNA dünyası, antik amino asitler, meteorlar içerisinde bulunan bakteriler ve prebiyotik kimyasallar üzerinden açıklamaya çalışan astrobiyologların çalışmalarına bu çalıştay ile tanıklık etme şansını kaçırmayın. Ayrıntılı bilgi ve takip için http://astrobiology.nasa.gov/nai/ool-www.

GÜNCELLEME : Çalıştayı takip edebilmeniz için hemen yukarıdaki bağlantıda açılan sayfanın altındaki katılım formu doldurmanız gerekmektedir, çalıştayı takip edebileceğiniz bağlantı formda belirteceğiniz e-posta adresinize çalıştayı düzenleyen ekip tarafından gönderilecektir.

Not: Herhangi bir katılım ücreti gerekmemektedir. Çalıştayın dili İngilizce’dir.

Çalıştay programı:

Gün 1- 8 Kasım, Pazartesi

01:00pm – 05:00pm EST
10:00 – 02:00pm PST
08:00 – 12:00pm Hawaii

Gün 2- 9 Kasım, Salı

01:00pm – 05:00pm EST
10:00 – 02:00pm PST
08:00 – 12:00pm Hawaii

Gün 3- 10 Kasım, Çarşamba

01:00pm – 05:00pm EST
10:00 – 02:00pm PST
08:00 – 12:00pm Hawaii

Share/Save/Bookmark